Fakat Kendine Özgü Bir Yolda Gelişecektir | Silahlı Mücadele: Dün Erkendi, Bugün Bir İhtiyaç

SİLAHLI MÜCADELE DÜN ERKENDİ AMA BUGÜN TARİHSEL BİR İHTİYACI KARŞILIYOR
 
Silahlı mücadele konusundaki tartışmalar yeni değil. Bu konu değişik düzeylerde de olsa, öteden beri devrimci-yurtsever çevrelerde tartışılıyor. Ancak Ağustos-1984’den sonra yapılan tartışmalar, özellikle sorunun zaman unsuru üzerinde yoğunlaşıyor. Genel olarak silahlı mücadelede, bu mücadelenin başlatılmasında veya silahlı savaşımın bir aşamasından diğerine geçişte, zaman unsuru önemli bir faktördür. Soğukkanlılıkla irdelenmesi gerekir. BU açıdan bakıldığında, tartışmalar doğal karşılanabilir. Ne var ki yaklaşımlar, çoğunlukla isabetli olmaktan uzak. Çünkü böyle bir tartışmanın, herşeyden önce, ya olağan koşullarda zaman unsurunun önemini bilince çıkarma, ya erken bir kalkışmayı önleme ya da erken bir kalkışmanın beraberinde getirebileceği zararları asgariye indirgeme ve mücadeleyi daha sağlam bir temelde geliştirme eksenine oturması gerekir. Oysa birtakım olgulara ve değişen koşullara karşın, söz konusu tartışmalarda böyle bir yönelim görülmüyor. Zaman ve değişen koşullar genellikle birbirlerinden koparılıyor ve aralarındaki diyalektik bağ göz ardı ediliyor.
    Örneğin, bugün ülkemizde olağan değil, olağanüstü bir süreç uyaşanıyor. Ayrıca dünkü tartışmalar, PKK’nin Ağustos 1984 çıkışıyla başlattığı silahlı mücadeleyi önleme ya da erteleme durumunda olmasa bile, erken bir kalkışmanın sıcaklığı içinde bir bakıma doğaldı. Dahası, erken bir başlangıcın yapısında geliştireceği yetmezliklerin aşılması ve mücadelenin daha sağlam bir temelde geliştirilmesi için gerekliydi de. Çünkü o gün gerçekten de silahlı mücadelenin koşulları yeterince olgunlaşmamıştı (Bak. Roja Welat s.35-36). İkincisi, söz konusu mücadele daha başta silahlı propaganda aşamasını aşan bir eksende geliştirilmek istendi ki, bu da, sıkıntıları daha bir arttırdı. Ne var ki, o gün tartışmalar da ağırlıklı olarak doğallığın boyutlarını aştı; mücadelenin zaaflarını giderici olmaktan öteye onları derinleştirici bir işlev gördü. Öyle ki, “üzümü yemek değil bağcıyı dövmek” büyük bir çoğunluğun esas amacı haline geldi. Ve tartışmalar, eski “hızını” kaybetmekle birlikte, “zamanı mı değilmi?” biçiminde de olsa sürüyor!...
    Oysa, zaman unsuru somut koşullardan bağımsız ele alınamaz ve gelinen noktada, ülkemizde dünden farklı bir hal ve durum var. Şöyle ki:
    1- Kürdistan, kökleri tarihin derinliklerine uzanan sömürgeci yöntemlerle ve 12 Eylül faşizminin “ek tedbirleriyle” elde tutuluyor. Sömürgeci devlet, bizzat kendi kanun ve kararnamelerini çiğneyerek onların yerine geliştirdiği savaş hali yasalarını uyguluyor. Dahası, Bölge Valiliğinin ihdası, ülkenin boydan boya “olağanüstü hal” kapsamına alınması, “terörle mücadele timleri”, “köy koruyuculuğu”, “kontrgerilla” ve teritoryal savunma” adıyla girişilen yeni ve kapsamlı milis örgütlenmesi, Kürdistan halkına dayatılan savaşın çıplak göstergelerini oluşturuyor. Seri operasyonlarla insanlık onurunun ayaklar altına alınması, köy meydanlarında ve tarlalarda rastgele insanların kurşunlanması, topyekün Kürdistan halkının göçe zorlanması, açlığın ateşten gömlek haline getirilmesi, cenazelere karşı saygının alçakça çiğnenmesi ve cesetlerimizin çöplüklere atılması, işkencenin tüm vahşi yöntemlerle birlikte uygulanan savaş politikasının kopmaz bir parçası haline getirilmesi vb. olaylar ise, ülkemizdeki günlük yaşamın bilançosunu dolduruyor. Gerçi henüz büyük cepheler açılmış ve savaş ileri boyutlar kazanmış değil.. Ama hızla değişen dünyamızda “Avrupalılaşmak” isteyen Türk sömürgeciliği, bugünkü iç ve dış koşullarda ancak böyle bir savaş yürütebiliyor. Hem savaş içinde, uzun erimli ve daha kapsamlı bir savaşa hazırlanmak da, buna uygun düşüyor. Bu ise, tamamen farklı ve yeni bir durum. Çünkü, dün ülkemizde var olan ve faşist diktatörlük tarafından daha bir yoğunlaştırılan sömürgeci baskı ve sömürüye rağmen, bugünkü savaş ortamı ya da savaş hali yoktu.
    2- Dün kitlelerin faşist-sömürgeci baskı ve sömürüye karşı mücadele etme eğilimleri zayıftı. Bu doğrudur. Hatta silahlı mücadelenin beraberinde yoğunlaştırdığı baskı ve terör, ilk aşamada halkın direnme eğilimini daha da zayıflattı. Ancak baskı, “kutuda yeni barutun toplanmasını” sağlamakta gecikmedi; halkın tarihin derinliklerine uzanan kin ve nefretini biledi; direnişin tohumlarını ekti. Cezaevlerinde, en vahşi işkencelere karşı insanlık onuru için verilen kavganın baskın gelmesi, kırlarda yürütülen silahlı mücadelenin –eski hızını kaybetse de- sürekliliğini koruması ve günümüzde çok seslilik arzeden bir gelişme göstermesi, diğer parçalarda kızışan savaş ve sorunun uluslararası arenada ileri boyutlar kazanması, kitlelerin direniş ve mücadele azmini geliştirdi; geliştiriyor. Annelerin kendilerini yakmaları, tutuklu ve mahkum ailelerinin değişen biçimlerde kendilerini gösteren direnişleri ve Diyarbakır’ın göbeğinde polisle çatışmaları, kimi demokratik çıkışların yasa ve yasakları aşarak –zayıfta kalsa- açık kavgayı gündemleştirmeleri, korucuların çoğu yerde yığınsal bir şekilde aldıkları silahları geri vermeleri, Kürtçe konuşma ve Kürt müziğine konan yasakların tanınmaması vb. olaylar, bunu gösteriyor. Ve bu alanda da, dünle bugün arasındaki fark kendiliğinden ortaya çıkıyor.
    3- Bu önemli iki faktörün yanında, silahlı mücadele yürüten güçler, maalesef henüz ülke zemininde güçlü bir gerilla savaşını yürütebilecek ve onun beraberinde getireceği sorunları göğüsleyebilecek etkin bir örgütlülüğe sahip değiller ve mültecilikte ısrarlı görünen bazı örgütler de, hala süreci geriye çekmeğe ve “yasallaşma”ya çalışıyorlar. TC’nin “sopa ve havuç” politikası, bu ve benzer eğilimleri giderek müzminleştiriyor. Ayrıca devrimci-yurtsever örgütler arasında, henüz ciddi bir birlik ya da dayanışma ve koordinasyon sağlanabilmiş değil.
    Objektif ve subjektif koşullar belli bir karşıtlık arz ediyor. Bir yanda, dayatılan savaş, buna karşı çapı itibarıyla zayıf da olsa bir direniş ve halk kitlelerinde giderek güçlenen bir mücadele etme istemi vardır; diğer yanda, yetmezlikler, dağınıklık, süreci devrimci bir doğrultuda geliştirme ve onu geriye çekme eğilimleri var. Ancak karşıtların varlığı, “zamanı mı, değil mi?” sorusu ardına gizlenerek süreci geriye çekmeye gerekçe yapılamaz. Çünkü belirleyici olan, zıtların birliğidir. Zıtların birliği ise, devrimci sürece denk düşen mücadele hattını aydınlatıyor. Dün erken olan silahlı mücadele, bütün dayatılan savaşa karşı direnişi canlı tutmak, sömürgeci otoriteyi zayıflatmak, halka güven vermek ve onun devrimci azmini geliştirmek ve politik örgütlülüğü derinleştirmek gibi tarihsel bir ihtiyacı karşılıyor.
 
    DİPNOTLAR
    1- F. Kastro, Dünya Bunalımı, On. Ya., s. 93-215
    2- World Marxist Rev. Der., s. 10
    3- Türkei-Information, Eylül 1987
    4- F. Kastro, age., s. 187-188
    5- M. Gorbaçov, Yol. Ek. Yol. Öncülerin Yoludur
    6- OLAS Kon. Bil, Marx ve Geri. Savaşı, Ev. Ya. s. 380-381’den
    7- A. Cabral, age, s. 347-348’den
    8- K. Nkrumah, age., s. 360’dan
    9- K. Zaradov, Len. ve Kap. Sos. Geçiş, Tem. Yay., s. 252
    10- Nikaragua Devrimi Stratejisi, Bil. Yay., s. 147
    11- TSK-MK Değerlendirmesi, Ocak-1988
    12- Hêviya Gel s. 15
    13- Kür. Kap. Gelişmesi, H. Gel. s. 8
    14- Agy. Dengê Welat. s. 1
    15- A. S. Gitmez, Yurtdışı İşçi Göç., A. Yay., s. 142
    16- Mark. ve Gerilla Savaşları, Sos. Ve Köylüler ve Kapitalizmden Sos. Geçiş
    17- M. M. Rodriguez, El Salv. Bir Dev. Savaş, Haz. Yay., s. 149
    18- Sosyalizm ve Köylüler, Ger. Yay., s. 63
    19- Yurt Ansiklopedisi
    20- Mark. Ve Ger. Savaş. s. 382
    21- TKSP İlkeleri Mücadele Anlayışı, TKSP Yay., s. 37-38
    22- Marks, Engels, Lenin, Stalin, Par. Savaşı, Yar Yay., s. 78-79
    23- V. N. Giap, Halk Sav. Askeri Sanatı, Yön Yay. s. 225
    24- M. M. Rodriguez, age. s. 29-30 (abç)
    25- Age., s. 135
    26- C. Havi, Dengê Welat, s. 1
 
Bu yazı, Stockholm’de yayınlanan Dengê Welat dergisinin Cotmeh 1988 tarihli 1. sayısı (ss.47-56) ile Adar 1989 tarihli 2. sayısında (ss. 30-40) yayınlanmıştır.

© www.zekiadsiz.com

 
   
 

 

 

   
RESIMLER HAYATI ANISINA ESERLERI MESAJ