Fakat Kendine Özgü Bir Yolda Gelişecektir | Silahlı Mücadele: Dün Erkendi, Bugün Bir İhtiyaç

KÜRDİSTAN DEVRİMİ SİLAHLI MÜCADELE ÇİZGİSİNDE VE FAKAT KENDİNE ÖZGÜ BİR YOLDA GELİŞECEKTİR
 
Devrimin gelişme yolu, bütün bir devrim sürecine tekabül ediyor. Ayrıca bu süreç düz bir seyir izlemiyor. Ülkeden ülkeye, ayrı ayrı ulusal koşullara göre farklı öz ve biçimler kazanıyor ve değişik aşamalardan geçerek gelişiyor. Yine her dönemde, o döneme özgü mücadele biçimleri de önem kazanabiliyor. Dolayısıyla topyekün devrim sürecine ve bu süreci oluşturan zincirin halkalarına tekabul eden mücadele biçimlerini, öncelikler sırasına göre tesbit etmeye çalışmak ve onları birbirine uyarlamak hayati bir önem arz ediyor.
    Kürdistan devriminin silahlı mücadele çizgisinde gelişmesi, devrimci gelişmenin ana doğrultusunu belirliyor. Ana doğruyu belirleyen koşullar, tartışma konumuza ışık tutuyor. Ancak savaşımın özünü; ikinci derecede önem arz eden mücadele biçimlerini ve yardımcı yöntemleri bilince çıkarmaya yetmiyor. Bu bakımdan, devrimimizin çizgisini belirleyen unsurların yanısıra toplumumuzun yapısındaki farklılaşmaların boyutlarını irdelemek gerekiyor.
    Toplumsal farklılaşmanın tesbitinde, ülke nufusunun kır ve şehirler arasındaki dağılımı, toprak mülkiyetindeki farklılaşmalar ve sömürünün durumu büyük önem taşıyor. Kürdistan, yaygın kırsal alanlara sahip geniş bir ülkedir. 1980 yılı verilerine göre nufusun % 35,9’u kentlerde, % 64,1’i kırsal yerleşim bölgelerinde oturuyor. Ayrıca Türkiye ve Avrupa metropollerine yapılan göçler, doğal olarak bu orana yansımıyor(13). Toprak mülkiyetine gelince, toprak sahibi köylülüğün % 72,7’sini yoksul köylüler; % 15’ini küçük üreticiler ve orta köylülük; % 8,4’ünü zengin köylülük yani kır burjuvazisi ve % 3,9’unu büyük toprak sahipleri oluşturuyor. Ve büyük toprak sahipleri, toprağın % 30’una sahip bulunuyor. Topraksız köylüler ve tarım işçileri ise, toplam çiftçi ailelerinin üçte-birini aşıyor(14). Kürdistan şehirleri ise, nicel olarak zayıf da olsa, ulusal ve enternasyonalist görevlerini kavramaya yetenekli bir işçi sınıfını ve büyük bir işsizler ordusunu barındırıyor. Örneğin, 1972 verilerine göre, sadece Avrupa ve Ortadoğu ülkelerinde çalışmaya gitmek için 139.415 kişi sıra bekliyor(15). Bir o kadarı da, geçimlik bir iş bulabilmek için Türkiye metropollerinin yollarını aşındırıyor ve kanuni olmayan yollardan Avrupa ve Ortadoğu ülkelerine gitmek içiğn didiniyor. Diğer yandan, yeni fetih hareketi ülkedeki sömürü ve talan sürecini derinleştiriyor; toplumsal farklılaşmayı hızlandırıyor.
    Toplumsal farklılaşmanın boyutları, mücadele biçimlerine yön veriyor. Kürdistan devriminin kendine özgü karakteristik özellikleri burada yatıyor. Ana doğrultusu itibarıyla Küba, Çin, Vietnam, Cezayir, Angola, Mozambik, Gine-bissau ve Nikaragua devrimleriyle büyük benzerlikler gösteren Kürdistan devrimi, hiç kuşku yok ki üçüncü dünya ülkelerindeki devrimlerden esinlenecektir; ancak, O kendine özgü bir yol izleyecektir. Çünkü Kürdistan, klasik sömürgeci tahakküm altında bulunmak ve nisbeten geniş bir kır ekonomisine sahip olmakla Çin, Vietnam, Cezair, Angola, Mozambik ve Gine-Bissau gibi ülkelerle önemli benzerlikler göstermekle birlikte farklılaşmanın boyutları bakımından anılan ülkelerle küçümsenmeyecek ayrılıklar da gösteriyor. Örneğin, yarı-sömürge olan Çin’in dışında, diğer ülkelerin tümü sömürge statüsündeydiler. Üretimin egemen karakteri, hemen hemen tümünde yarı-feodal nitelikteydi. Çin’de nufusun % 5/6’sını, Vietnam’da halkın 9/10’unu, Cezayir’de nufusun % 80’ini, Angola’da nufusun % 83’ünü, Mozambik’de % 91’ini ve Gine-bissau’da nufusun % 76’sını köylüler oluşturuyordu. Ayrıca söz konusu ülkelerde işçi sınıfı ya çok cılız ya da henüz embiriyon safhasındaydı(16). Oysa Günümüz Kürdistan’ı, Kapitalizmin eğemen olduğu bir sömürgedir. Nicel olarak zayıf da olsa nitelik itibarıyla gelişkin bir işçi sınıfına sahiptir. Ayrıca şehirlerde biriken büyük işsizler ordusu var. Kırdaki nufusun toplam nufus içindeki payı ise, anılan ülkelere oranla daha düşük ve kırlardaki proleterleşme daha yoğundur. Diğer yandan Kürdistan, Küba, Nikaragua, El Salvador gibi Latin Amerika ülkelerinden de farklı özellikler taşıyor. Herşeyden önce Kürdistan klasik bir sömürge olmakla Latin Amerika ülkelerinden ayrı bir siyasal statüye sahiptir. İkincisi, sınıfsal farklılaşma ve nufusun şehirlerde yoğunlaşması, Latin Amerika ülkelerinde daha yüksektir. Örneğin, nufusun % 50-75’inin şehirlerde yoğunlaştığı Üçüncü Dünya ülkelerinin başında Latin Amerika ülkeleri geliyor. Ayrıca Latin Amerika ülkelerinde, Kürdistan’a oranla daha gelişkin bir işçi sınıfı var ve işsizlik bu ülkelerde de oldukça yoğun... Hatta Latin Amerika ülkelerinin birçoğunda “diplomalı işsizler” diye yeni tip bir işsizler ordusu oluşuyor. Örneğin, El Salvador’da 1980 yılında üniversite öğrencilerinin sayısı 35.000’i aşıyor(17). Oysa devrim öncesinde (1939 yılında) Kuzey ve Güney dahil Vietnam’da, toplam 700 yüksek öğrenim öğrencisi bulunuyordu(18). Kürdistan’da ise 1980-81 ders yılı içinde –sadece Erzurum, Diyarbakır, Frat ve İnönü Üniversitelerinde toplam 8681 öğrenci okuyor(19). Kürdistan ve Türkiye’deki yüksek okullarda ve metropol üniversitelerinde okuyan Kürdistanlı öğrenciler de dikkate alındığında, aynı ders yılında Kürdistanlı yüksek öğrenim öğrenci sayısının toplamı 10.000’i aşıyor. Rakamlar anılan ülkelerdeki “aydın” potansiyelini göstermede bir veri olarak önem arz ediyor.
    Ayrı ayrı ülkelerdeki devrim süreçlerinde sınıfsal farklılaşmaların boyutlarını gösteren veriler, yaşanan ve yaşanmakta olan devrimlerin deneyimleri, yolumuzu aydınlatıyor. Aynı mücadele çizgisine karşın Kürdistan’ın ne bir Çin veya Vietnam ve ne de bir Nikaragua ya da El Salvador olmadığı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Kürdistan, birinci kategoriye giren ülkelerden daha ileri ve fakat Nikaragua ve El Salvador gibi Latin Amerika ülkelerinden daha geri bir toplumsal farklılaşma süreci yaşıyor. Çin ve Vietnam’da Mücadelenin temel dayanağı olan köylülük, Kürdistan’da ancak devrimin ağırlıklı bir dayanağını oluşturuyor. Ancak emekçi kürt köylülüğünün temel taleplerinin programlanması ve onun örgütlenmesi önemini koruyor. Öte yanda, işçi sınıfının, Kürdistan şehirlerinde biriken işsizler ordusunun, öğrenci ve aydınların kısaca kent emekçilerinin örgütlenmesi ve mücadele saflarına kazanılması, Çin ve Vietnem’a oranla daha büyük bir önem arzediyor. Nikaragua ve El Salvador gibi Latin Amerika ülkelerindeki mücadelelerde ise, bu ikinci alanın ağırlıklı rol oynadığı tartışma götürmüyor. Ayrıca bu durum, Kürdistan işçi sınıfı, kır ve kent emekçilerinin devrimimizdeki işlevlerini belirlemekle kalmıyor; Kürdistan devriminin askeri stratejisinde ve buna denk düşen temel taktiklerde, kır ve şehir bağlantısının önemini, silahlı mücadele ile toplumsal örgütlenme ve savaşım biçimlerinin diyalektik birliği ekseninde somutlaşan devrimci gelişme yolumuzun özünü de bilince çıkarıyor.
    İşte bu “kaba” tahlillerin öne çıkardığı çizgiler, politik ve askeri stratejimizin ana hatlarını; başka bir deyişle devrimimizin gelişme yolunu belirliyor. Açık ki bu, topyekün devrim sürecine tekabul eden ayrı ayrı konaklarda önem kazanabilecek mücadele biçim ve araçlarını ustaca kullanmayı yadsımıyor. Tam tersine ulusal, bölgesel ve uluslararası koşulları da dikkate alarak çok çeşitli mücadele biçim ve araçlarından yararlanmayı öngörüyor. Ancak çeşitli mücadele biçimlerini bir arada kullanırken gerçekçi olmak ve onları devrimin gelişme yoluna uyarlamak tarihi bir önem taşıyor.
    “Latin Amerika Devriminin temel yolunu, silahlı devrimci mücadele teşkil eder.
    “Bütün diğer mücadele biçimleri, bu temel yolu geliştirmek ve geciktirmemek koşuluyla kullanılmalıdır.” (20)
    Oysa Kürdistan ve Türkiye’de, yakın geçmişte yapılan hatalar, bugün de tekrarlanıyor. Kürdistan ve Türkiye devrimlerinin gelişme yollarına göre değil; yaşanan döneme göre vaziyet alınıyor ve devrimci sürecin şu yada bu konağında öne çıkan mücadele biçimi veya biçimleri üzerinde yoğunlaşılıyor. Hatta kimileri soldan sağa savruluyor; kimileri tüm güçlerini bu alana döküyor ve kimileri de birkaç karpuzu bir elle tutmaya çalışıyor. Sonuçta, solun zarar hanesi kabarıyor. Bir sonraki dönemde hazırlıksız yakalanıyor. Örneğin, yakın geçmişte, “koşullar illegal örgütlenmeyi gerektirdiği için illegal örgütlendik” diyenler, illegal örgütlerini sadece o dönemin revaçta olan legal çalışmalarında kullandıkları için sınıfta kaldılar. Aynı anlayış, bugün de legaliteden yararlanmak için süreci geriye çekme işlevini üstlenmeyi bile mübah görüyor. Hem de, Kürt ve Kürdistan kavramlarının TC parlamentosunun duvarlarını aşındırdığı bir ortamda, TC. istatistiklerinde Ortadoğu, Doğu ve Güneydoğu biçiminde geçen bölge terimlerini tırnak içinde yazma “cesareti”ni göstererek !.. diğer bazıları ise, silahlı mücadeleden legal parti kurmaya kadar, hemen hemen tüm mücadele alanlarına bir anda ve balıklama dalmaya çalışıyorlar!
    Legaliteden yararlanmaya, -süreci geri çekmeye çalışmadan- legal yayın çıkarmaya ya da tüm mücadele biçimlerini bir arada kullanmaya –eğer onları birarada kullanma güç ve yeteneğine sahip isek- karşı değiliz. Ayrıca yapamadığımız işleri, yapanları kıskanmayız; aksine genelde verilen mücadeleye güç katıyorsa seviniriz. Ancak yaklaşımlarda isabet yok. Devrimin uzun ve kısa vadeli çıkarlarının öngördüğü tüm mücadele biçimlerini bir arada uygulamak, herşeyden önce güç ve yetenek istiyor. Hele silahlı mücadele de söz konusu savaşım biçimleri arasında sıralanıyorsa, durumun ciddiyeti daha bir önem kazanıyor. Oysa Kürdistanlı ve Türkiyeli örgütlerin güçleri ve eylem yetenekleri biliniyor. Bu bakımdan esas sorun, gerçekçi olmak; her yeni dönemde önem kazanan farklı mücadele biçimlerini devrimin gelişme yoluna uyarlamak; değişik savaşım biçimlerini bu eksende ve öncelikler sırasına göre ele almak; atılan adımlarda kısa vadeli çıkarları mücadelenin uzun erimli çıkarlarına bağımlı kılmaktır. Aksi halde sürece yön vermek sanıldığı kadar kolay olmayacaktır.

Devrimimizin Silahlı Mücadele Çizgisinde Gelişmesi Diğer Mücadele Biçimlerini Yadsımak Anlamına Gelmiyor
 
Kürdistan Devriminin gelişme yoluna ilişkin tesbitimiz, öteden beri değişik çevrelerce farklı biçimlerde “yorumlanıyor”. Kimi çevreler “politik mücadele ile silahlı mücadeleyi” karşı karşıya koyarak sorunu çarpıtmak istiyorlar. Kimileri, yaratılan kavram kargaşası içinde meselenin özünü kavramakta güçlük çekiyor ve acaba silahlı mücadelenin –ülkemiz koşullarında- başlıca mücadele biçimi haline gelmesi, diğer mücadele biçimlerini yadsımak anlamına mı geliyor? diye düşünüyorlar. Kimi çevreler de soruna düz bir mantıkla yaklaşıyor; silahlı mücadeleyi öngören herkesi aynı kefeye koymaktan geri kalmıyorlar. Ama bu ve benzeri yaklaşımların tümü, ülke gerçeklerine ve somut olgulara dayanma noktasında birleşiyor.
    Ne var ki yaklaşımlardaki soyutluğu, bir bakıma “doğal” karşılamak gerekiyor. Çünkü devrimin gelişme yolunun belirlenmesi sorunu ve bunun önemi, ülkemiz devrimci-yurtsever hareketi içinde henüz gereği gibi kavranmamıştır. Bunu, Kürdistanlı örgüt ve grupların ezici çoğunluğunun program belgelerinde de görmek mümkündür. Hal böyle olunca, değişik askeri strateji ve taktikler arasındaki farklılıkların görülmesi, elbetteki kolay olmayacaktır. Ancak bunu kavramak önümüzde duran bir görevdir. İkincisi ve daha da önemlisi, çarpıtma ve spekülasyonlardır ki, bunlar bilinçli olarak yapılıyor ve bu yolla reformizm gizlenmek isteniyor. Bu nedenle çarpıtmaları ayıklamak; demogoji ve spekülasyonları açığa çıkarmak önem kazanıyor.
    “Kimi sol revizyonistler sınıf mücadelesini politik mücadeleye, onu da ‘zor’a indirgerler. Silahlı mücadeleyi temel mücadele biçimi sayarlar.”
    “Zoru, veya onun kendini bir gösterme biçimi olan silahlı mücadeleyi temel ve başlıca mücadele biçimi saymak, veya politik mücadelenin bütünü yerine geçirmek yanlıştır.”
    “Silahlı mücadeleyi temel mücadele biçimi sayan görüş, bundan giderek silahı herşeyin yerine kor ve ‘devrimi tüfekler yaptı’ demeye varır.”(21)
    Bu hezeyanlar, TKSP’ye ait ve nedensiz değil. Çünkü “barışçı ve barışçı olmayan mücadele biçimleri” vb. tekerlemeler artık “karın doyurmuyor”. Kürdistan devriminin gelişme yolu, devrimin temel sorunlarından biri olarak tartışma gündemine giriyor. Ve klasik bazı sözcükleri yan yana getirerek işin içinden sıyrılmak isteyen Kürt reformist güçleri zorlanıyorlar. İşte TKSP kalemşörleri, bu hınçla kaleme sarıldıkları için saçmalıyorlar.
    Şöyle ki:
    Birincisi, silahlı mücadelenin, ülkemizin bugünkü koşullarında, temel ya da başlıca mücadele biçimi haline gelmesi, onun “politik mücadelenin bütünü yerine geçirilmesi” demek değil; Kürdistan’da yaşanan politik süreci biçimlendiren somut koşulların öne çıkardığı mücadele biçiminin altını çizmek ve buna göre örgütlenmek demektir. V. İ. Lenin’in şu sözleri, bu bakımdan öğreticidir:
    “Marksizm, mücadele biçimleri sorununun tarihi yönüyle ele alınmasını gerektirir. Bu sorunu somut ve tarihi şartları hesaba katmaksızın ortaya koymak, diyalektik materyalizmin ABC’sini bilmemektir. Ekonomik evrimin değişik alanlarında, politik durumdaki, ulusal kültürlerdeki, varoluş koşullarındaki vb. Çeşitli koşullara bağlı olarak, farklı mücadele biçimleri birinci plana geçer, başlıca biçimler halini alır, ayrıca ikinci derecedeki, yardımcı yöntemler de değişir.”(22)
    Demek ki, ayrı ayrı ülkelerin somut koşullarında şu ya da bu mücedele biçimi, öne çıkabiliyor ve temel mücadele biçimi halini alabiliyor. Ayrıca savaşın biçimine göre örgütlenmek hayati önem arzediyor. Dolayısıyla bilimsel ve devrimci yaklaşım, saçmalamanın ötesinde; ülkenin somut şartlarını tüm ayrıntılarıyla inceleyerek politik mücadelenin farklı biçimlerini yerli yerine oturtmayı öngörüyor. Örneğin, biz, Kürdistan devrimi silahlı mücadele çizgisinde gelişecektir derken, bunu, ülkemizdeki somut koşulların analizine dayandırıyoruz. Ve gelişme yolumuzun özünü açıklığa kavuşturuyoruz. Bunun diğer mücadele biçimlerini red etmek ya da hafife almak anlamına gelmediği; aksine çeşitli mücedele biçim ve araçlarını ustaca kullanmayı içerdiği açık.
    İkincisi, şu ya da bu ülkede silahlı mücadelenin başlıca mücadele biçimi haline gelmesi, “politik mücadelenin silahlı mücadeleye indirgenmesi” ve “bundan giderek silahı herşeyin yerine koymak” anlamına gelmiyor. TKSP’li baylara bakılırsa, Fidel Castro’yu Che Guevara’yı, V. N. Giap’ı, Cezayir, Nikaragua ve birçok Afrika ülkelerindeki devrimlerin önderlerini, “cahillik” ve “teröristlikle” suçlamamak elde değil!... Çünkü silahlı mücadele, politik mücedelenin “temel ve son derece önemli rol oynayan”(23) bir biçimi olarak, bu ve diğer bazı ülkelerin devrim süreçlerine damgasını vurmuştur. Dahası, TKSP’li bayların hezeyanlarına, uluslararası arenada esen yumuşama rüzgarlarına ve dünya devrimci hareketinde “zor kullanımından uzlaşmaya” geçişi sağlamaya çalışan uzlaşmacı eğilimlere karşın, günümüz dünyası sömürge, yeni-sömürge ve bağımlı ülkelerde silahlı mücadele çizgisinde gelişen yeni devrimlere tanık oluyor. Zaferin eşiğine gelen El Salvador devrimi, silahlı mücadele çizgisinde gelişen devrimlerin güncel bir örneğini oluşturuyor. Bakın, daha önce El Salvador Komünist Partisi Genel Sekreteri olan, ancak partiyi o günkü reformist çizgiden ileriye götüremediği için partiden ayrılıp Farabundo Marti Halk Kurtuluş Güçleri’ni kuran S. C. Carpio, ülkesindeki devrimci sürecin gelişimini ve silahlı mücadelenin kaçınılmazlığını şöyle açıklıyor:
    “Örgütlenme çabalarının başlangıcı 1970’in 1 Nisan’ına kadar uzanıyor. (...) Sınıf mücadelesinin belli bir düzeye ulaştığı bu süreç mücadelenin tüm alanlarda birleşik olarak yürütülebilmesini mümkün kılan politik ve örgütsel unsurların varlığını gerektiriyordu. (...) Geleneksel örgütler Salvador halkının artık devrimci silahlı mücadele aşamasına geçmesinin gerekliliğini ve olanaklılığını kesinlikle red ediyorlardı. Geniş halk kitlelerinin mücadelesindeki devrimci şiddet öğesinin yükselişini de yadsımaktan geri durmuyorlardı.
    “El salvador Komünist Partisi ve onun etkisindeki örgütler içinde, halkı savaşımın yeni aşamalarına sürükleyecek politik-askeri stratejiye geçişe inatla direnen bir çoğunluk olmasaydı, kısa zamanda halkın geniş kesimleriyle ve her alanda bütünleşen Farabundo Marti Halk Kurtuluş Güçleri’nin kurulmasına da gerek duyulmayacaktı.
    “Hayat göstermiştir ki, sınıf mücadelesinin ilerleyişi doğmatik formüllerle durdurulamaz. Çünkü bu formüller, belirli bir noktadan sonra nesnel gerçekliği ve tarihsel ihtiyacı karşılayamaz.
    “...Farabundo Marti Halk Kurtuluş Güçleri kurulmadan önce, Komünist Parti ve diğer örgütler içinde uzun yıllar alan ideolojik bir mücadele vermek gerekti. Bu Küba devriminin zaferiyle başladı. Aynı günlerde bu örgütler içindeki ileri görüşlü kişiler de artık doğmatik çizginin, devrimci süreci zamanı gelen ileri aşamalara sürükleyemeyeceğini kavramaya başlamışlardı...
    “1969 yılı sonlarına gelindiğinde, El Salvador ve halkının artık tüm mücadele yöntemlerini kullanabileceği ve bunların diyalektik biçimde birleştirildiği çok yönlü bir stratejiye gereksinim duyduğu apaçık ortaya çıkmıştı. Silahlı mücadele önce halkın devrimci azmini geliştirmek ve süreç içinde karşı-devrimci güçlerin yok edilmesinde temel araç olacaktı...”(abç) (24)
    El salvador’daki devrimci süreç, zamanla Komünist Partisini de etkiliyor. Komünist Partisi 1979 yılında özeleştiri yaparak şöyle bir karar alıyor:
    “El Salvador Komünist Partisinin silahlı mücadele yolunu seçmesi çok geniş boyutları olan tarihsel bir karardı. Böyle bir karara ancak, ‘başta işçi sınıfı olmak üzere tüm halkın kurtuluşunu sağlayacak tek yolun silahlı mücadeleden geçtiği’ sonucuna varıldıktan sonra alınabildi.”(25)
    Yine Lübnan’daki devrimci süreci değerlendiren LKP Genel Sekreteri C.Havi, bu konuda şöyle diyor:
    “Kurtuluş görevi, hala partimizin ve ülkemizdeki bütün yurtsever, ilerici güçlerin, temel görevi olmaya devam ediyor. Direniş, kurtuluş için sürdürülen mücadelede, tek etken olmasa da temel etken olmaya devam ediyor.” (26)
    Görüldüğü gibi Üçüncü Dünya Ülkelerindeki devrimlerin tarihsel demeyimleri de, TKSP ve diğer reformist güçleri yadsıyor. Ayrıca anılan ülkelerin devrimci önderlerinden hiç biri de, “devrimi tüfekler yaptı” demiyor. Çünkü politika ve zor, diyalektik bir bütünü oluşturuyorlar. Her zor kullanımı, belirli bir politikanın ürünü olarak ortaya çıkıyor ve o politikayı yansıtıyor. Politika ise, zor kullanımının değişik biçimlerini ve daha geniş mücadele alanlarını kapsıyor. Ancak politikanın ve politik mücadelenin zor unsuru yanında daha geniş alanları ve çok çeşitli mücadele biçim ve araçlarını kapsamış olması, siyasal zorun önemini küçümsemek ya da politik savaşımın silahlı mücadele boyutunu “yasak savma” kabilinden kabullenmek anlamına gelmiyor. Zira silahlı mücadele, V. N. Giap’ın da belittiği gibi politik savaşımın son derece önemli ve hatta bazı koşullarda belirleyici bir öğesini oluşturuyor. Kuşkusuz bu, politik ve zor unsurlarını birbirinden koparmak ya da onları karşı karşıya koymak anlamına gelmiyor. Aksine böylesi yaklaşımları yadsıyor.
    Öte yandan, çarpıtmalar, üretilen süpekülasyonlar, yaratılan şaibeler ve kavram kargaşası, bütün bunlardan medet umanların gerçek amaçlarını, ancak bir süre için gizleyebilir. Hatta ülke ve mücadele gerçeklerimizin kavranmasını da geciktirebilir. Fakat gerçekler inatçıdır. Devrimci sürecin akışı içinde öğreticilikleriyle kendilerini kabul ettireceklerdir. Görev, düşünce ve davranışlarla bu tarihsel süreci hızlandırmaktır.

© www.zekiadsiz.com

 
   
 

 

 

   
RESIMLER HAYATI ANISINA ESERLERI MESAJ