KÜRDİSTAN DEVRİMİNİN ASKERİ STRATEJİSİ
 
Savaşın, politikanın şiddet araçlarıyla sürdürülmesi anlamına geldiği; ilgili hükümet, ulus ve sınıfların politikalarından soyutlanamıyacağı biliniyor. Fakat, buna rağmen, savaş ve politikanın diyalektiği, uluslararası arenada güncel ve önemli bir tartışma konusu olmaya devam ediyor; barışın “korunması”, savaş ve devrim sorunları, yeni bir tarihsel temelde tartışılmak isteniyor ve tartışılıyor.
    Herşeyden önce böyle bir tartışma doğaldır. Çünkü büyüyen nükleer savaş tehlikesi, korkunç boyutlara varan silahlanma yarışı, kan ve ölüm kusan bölgesel savaş ocakları ve bütün bu olguların yarattığı gerginlik ortamı topyekün insanlığı tehdit ediyor; dünyanın büyük bir kesiminde ekonomik ve toplumsal gelişmenin önünü tıkıyor. Öyle ki, bilimsel ve teknolojik devrim, hemen hemen tümüyle insanlığın iyiliği yerine modern askeri silahlanmanın hizmetine koşuluyor. Teknoloji transferi, az gelişmiş ülke ekonomilerindeki geriliği yeniden üretiyor; emperyalist kapitalizmin dayattığı parasal ve mali sistem, söz konusu bağımlılığı pekiştiriyor ve az gelişmiş ülkeleri taşıyamıyacakları ağır borçlar altına sokuyor. Dahası, emperyalist ve gerici sömürü, baskı, tehdit ve saldırganlığın boy hedefi durumunda bulunan az gelişmiş ülkeler, ister-istemez kendilerini silahlanma yarışının ortasında buluyorlar; hızlı bir biçimde bu yarışın içine çekiliyorlar. Bu da, insanlığın büyük çoğunluğunu oluşturan Üçüncü Dünya halklarını çok daha ciddi sıkıntılarla; ekonomik ve toplumsal felaketlerle karşı karşıya getiriyor. Örneğin, 1981 yılında Üçüncü Dünya ülkelerinde 81.281 milyon dolar tutan askeri harcamalara karşın, yeni doğan her Üçüncü Dünyalı çocuk 260 dolarlık bir borcu yüklenmek durumunda kalıyor(1). Sömürgeler ise, her türlü silahın pervasızca denendiği kimyasal labaratuvar haline getiriliyor. Emperyalizmin ve sömürgeciliğin en iğrenç ve en vahşi suçları buralarda sergileniyor. Üstüne üstlük, bu ve buna benzer melanetin baş sorumlusu olan emperyalizm ve gericilik, bütün bunlarla da kalmıyor; derinleşen bunalımına koşut olarak dünyanın dört bir yanında karşı-devrimci şiddeti ve açık müdahaleyi meşrulaştırıyor.
    Tartışmanın doğallığı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bir bütün olarak, insanlıkla çılgınca silahlanma, yumuşama ile gerginlik, yoksulluk ile zenginlik, emperyalizm ile yeni-sömürgecilik, sömürgecilik ile bağımsızlık ve özgürlük arasındaki karşıtlığın, kutuplaşmanın yapısında geliştirdiği felaket ve patlamalar, köklü çözümler dayatıyor. Ve ulusal, toplumsal-sınıfsal çelişkilerin çözümü, barışın “korunması”, ekonominin demilitarizasyonu, bilim ve tekniğin insanlığın hizmetine koşulması vb., her zamankinden daha fazla bir önem kazanıyor; iç-içelik arzediyor. Ki bu, savaş ve politika sorununa, aynı zamanda yeni bir öz kazandırıyor. Çağdaş politika sanatı, bunun doğru kavranmasında yatıyor.
    İşte bu noktada, dünya devrimci hareketini ciddi güçlükler, ivedi çözüm bekleyen karmaşık sorunlar ve tarihsel görevler bekliyor. Güçlüklere temel teşkil eden zaaflar, yetmezlikleri besliyor. Örneğin, Sosyalist sistem, gerçekleşen sosyalizmin çıkarlarını korumak, yeni bir dünya savaşını önlemek ya da caydırıcı bir denge oluşturmak için silahlanma alanında sağladığı belli bir üstünlüğün yanında, bilim ve teknolojinin bazı alanlarında tekelci kapitalizm ile yarışamıyor; daha doğrusu onu alt edemiyor. “Kardeş partiler” ise, çoğunlukla zamanın hızlı akışına ayak uyduramıyor; demokrasi ve devrim mücadelesinde, öncü, yönlendirici ve toparlayıcı olamıyorlar. Sosyalizmin kalesi Sovyetler Birliği’nde gün ışığına çıkarılan sorunlar, “perestroika”nın karşı karşıya bulunduğu güçlükler ve özellikle dünyanın sıcak savaş odaklarında gelişmelerin gerisinde nal toplayan “kardeş partiler”in somut durumu, bu nesnel gerçekliği kanıtlamaya yetiyor. İşte bu ve benzer yetmezlikler, radikalleşmeyi frenliyor; dünya devrimci hareketinde meşruiyet arayışı içinde bulunan kimi eğilimleri müzminleştiriyor. Hatta sınıf ilkelerinden sapma eğilimleri dahi böyle bir ortamda yeşeriyor. Bakın, Roland Bauer’in şu sözleri bu bakımdan ilginçtir:
    “Bugün nükleer bir felaketin önlenmesi, yeryüzünde barışın korunması, ve bölgesel anlaşmazlıkların barışçıl yönden çözümlenmesi toplumsal ilerlemenin en önemli ön gerekleridir. Nükleer savaş , geçmişteki savaşlardan farklı olarak, politikanın başka araçlarla sürdürülmesi olmayıp, her tür politikanın ve doğallıkla her tür ilerlemenin sonu olacaktır. Lenin ve Karl Liebknecht tarafından dile getirilen ve bu yüz yılın ilk yılları için tümüyle geçerli olan emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesi sloganı, bu koşullarda kesinlikle düşünülemez. Ayrıca devrimci gücün toplumsal ilerlemenin ebesi olduğu, savaşların haklı ve haksız oldukları, sosyalist bir silah sistemlerinin üstünlüğü ve diğer bazı geleneksel görüşlerin özlü bir biçimde düzeltilmesi gerektiğine inanıyoruz.”(2) (abç)
    R.Bauer’in görüşleri, dünya devrimci hareketindeki çeşitliliğin doğallığı içinde makul karşılanabilir(!) Ancak, Bauer’in yaklaşımında sınıf ilkelerinden açık bir sapma var. Bunu bilince çıkarmak ve mahkum etmek gerekir. Bauer “barış olmazsa her şey hiç bir şeydir.” Demek istiyor. Ve “tezini” nükleer savaşın, politikanın başka araçlarla sürdürülmesinin ötesinde, topyekün insanlığın sonu olabileceğine dayandırıyor. Bu bir anlamda doğru olabilir. Ancak nükleer savaş kaçınılmaz değildir. Ve böyle bir çılgınlığı önlemek mümkündür. Çünkü, başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalist ülkeler, böyle bir çılgınlık karşısında caydırıcı bir güç oluşturuyorlar. İkincisi, insanlık ve özellikle gelişmiş ülkelerin insanları, böyle bir çılgınlığa karşı bugün dünden çok daha duyarlılar. Bu duyarlılığın güçlü direnişlere dönüştürülmesi olanaklıdır. Üçüncüsü, böyle bir çılgınlık, buna başvuranların da sonu olacaktır. Bu nedenle ABD’nin daha şimdiden, Batı Avrupa dışındaki ekonomik ve stratejik bölgeler üzerinde, “bölgesel nükleer savaş” planları yapması ve etkileri belli bir noktada kalabilecek nükleer silahlar geliştirmesi, bir bakıma buna işaret ediyor. Ayrıca ABD’nin Avrupalı müttefiklerinin nabzını elinde tutabilmesi de bunu gerekli kılıyor(3).
    İkincisi, R.Bauer, soyut bir yaklaşımla “barışın korunması”nı fetişleştiriyor, barış mücadelesinin özünü boşaltıyor, ulusal kurtuluş savaşlarını ve sosyal devrimleri, “barışın korunması”na bağlı kılıyor. Hatta Marx, Lenin ve K. Liebknecht’in konuya ilişkin görüşlerini “çürütme”ye (!) kadar işi vardırıyor. Oysa barış ve “toplumsal ilerleme” olguları, hem uluslararası ve hem de ulusal kökleri olan fenomenlerdir; ve söz konusu olguların uluslararası ve ulusal yönleri arasında çağdaş değişmelere bağlı olarak artan diyalektik bir bağıntı mevcuttur. Örneğin, emperyalizm, sömürgecilik ve yeni sömürgecilik, yapısında karşı şiddeti beslemiş ve onu, özellikle sömürge ve bağımlı ülkelerde patlama noktasına getirmiştir. “Barışı korumak” ya da yumuşama sürecine “ivme” kazandırmak için bu ülkelerde –doğru olsa bile- (ki, olmadığı açık) şiddetli patlamaların önüne geçmek mümkün değildir. Çünkü bu tür patlamalar, çoğunlukla, subjektif istemlerin ötesinde, ağır sömürü ve baskı mekanizmalarının tarihsel süreç içinde yarattıkları köklü ulusal birikimler sonucu meydana geliyor. Yine , “bugün, dünyada 500 milyonu aşkın insan açlık çekiyor. FAO hesaplarına göre 1975’te süreğen yetersiz beslenme, Afrika’da nüfusun % 22’sini, Uzakdoğu’da % 27’sini, Latin Amerika’da % 13’ünü ve Yakındoğu’da % 11’ini” etkiliyor. Ve her yıl yarısı çocuk olan 40 milyon insan açlık ve kötü beslenmeden ötürü ölüyor(4). Kaldı ki, bu rakamlar, az gelişmiş ülkeleri kasıp-kavuran ağır borçların ve derin ekonomik bunalımın yarattığı sonuçlara paralel olarak büyük bir hızla yükseliyor. Ancak bu verili durum bile, insanlığın dörtte üçünü oluşturan sömürge ve Üçüncü Dünya halklarının, nükleer bir felaket kadar yıkıcı olan, baskı, vahşet ve açlık-yoksulluk gibi toplumsal felaketlerle fiilen cebelleşmekte olduğunu göstermeye yetiyor. Dahası sömürge ve bağımlı ülkeleri, kısaca Üçüncü Dünya halklarının ezici bir çoğunluğu, R.Bauer’in “bölgesel anlaşmazlılar” olarak andığı olaylar, esas olarak bu savaş ocaklarını kapsıyor ve buralarda karşı-devrimci şiddete son verilmedikçe, daha doğrusu savaşın maddi nedenleri tümüyle ortadan kaldırılmadıkça, barışçı çözüm önerileri birer iyiniyet gösterisinden öteye gidemez.
    O halde sorun, Marksizmin kimi temel tezlerini gözden geçirmek ya da R.Bauer’in tabiriyle “düzeltmek” değil; söz konusu tezler ışığında ve çağımızın çeşitlilik arzeden çelişkiler yumağı içinde, emperyalist-gerici saldırganlığın “yeni” savaş stratejilerini irdelemek, emperyalist tehdidi bertaraf edebilecek dinamikleri, bu dinamiklerin çaplarını, iç-içeliklerini ve biribirlerini ve bir bütün olarak devrimci süreci etkileme güçlerini bilince çıkarmak; elde edilen bulguları maddi yaşamın içinde politik adımlara dönüştürmektir. Dünya devrimci hareketi ancak böyle bir yaklaşımla radikalleşmenin önünde frenleyici bir işlev gören zaaflarını aşabilir, meşruiyet arayışlarının önünü tıkayabilir ve zamanın hızlı akışıyla yarışı kolaylaştırabilir.
    ABD’nin “yeni” savaş stratejileri, sosyalist ülkelerin çevrelerini ve özellikle Üçüncü Dünya ülkelerini esas alıyor; sosyalist ülkelerde “tedrici bir geriye dönüşü” hedefliyor. Son 40 yılda görülen silahlı çatışmaların hemen hemen tümü, Üçüncü Dünya ülkelerinde meydana geldi. “Yeni” stratejilerle Üçüncü Dünya halklarına dayatılan savaşlar, sürekli kılınmak; sosyalist ülkelerin, ulusal ve sosyal devrimlerle dayanışması engellenmek isteniyor. “Tedrici geriye dönüş” üzerinde yapılan hesaplar, sosyalist ülkelerin sınırlarına yakın yörelere yönelik planlar, enternasyonalist dayanışmayı önlemek için birer tehdit unsuru olarak kullanılıyor.
    Fakat evdeki hesap pazara uymuyor. Ortadoğu, Latin Amerika, Asya ve Afrikasıyla Üçüncü Dünya ülkeleri, parlamaya hazır bir barut fıçısını andırıyor. Kürdistan, Filistin, Güney Afrika, İrlanda, Bask, Yeni Kaledonya, Sih ve Tamil halklarının zorlu direnişi, ulusal kurtuluş savaşlarının “çağını doldurduğu” savlarını yadsımakla kalmıyor; emperyalizme sömürgeciliğe, siyonizme ve ırkçılığa korkulu anlar yaşatıyor. Yine Üçüncü Dünyada gelişen sosyal kurtuluş mücadeleleri, halklar lehine işleyen bu sürece yeni boyutlar kazandırıyor. Gelişmekte olan ülkeler arasındaki dayanışma süreçlerini yansıtan Bağlantısızlar hareketi, Afrika Birliği Örgütü, Latin Amerika Ekonomik Sistemi vb. Örgütlerde, artan bir biçimde kendisini duyuran ulusal kimlik arayışı ve insiyatif yönelimi, bu süreci güçlendiriyor. Kısaca halklar, tarih sahnesinde artan bir biçimde varlıklarını duyuruyor, ağırlıklarını hissetiriyorlar(5). Ve devrimci sürecin ürünü olan her yeni ulusal devlet ve her sosyal devrim, dünya güçler dengesinde yeni ve ciddi değişmelere yol açıyor; barışın güçlendirilmesine ve “toplumsal ilerleme”ye ivme kazandırıyor.
    ABD ve müttefikleri, bu sürecin önünü tıkamak; emperyalist kapitalist sistemin en zayıf halkalarının koparılmasını engellemek için; daha doğrusu, devrimleri henüz embriyon safhasındayken boğazlamak istiyorlar. İşte buna izin vermemek; çağımızın yeniliğini belirleyen mazlum halkların iradelerini dikkate almak ve bu süreci olabildiğince hızlandırmak; “barışın korunması”, nükleer silahların yok edilmesi, ekonominin demilitarizasyonu, bilim ve teknolojinin insanlığın hizmetine sunulması vb. Amaçlar etrafında gelişen mücadeleyi, çağımızın yeniliğini belirleyen halkların istem ve çıkarlarına uyarlamak gerekiyor. Halkların, genelde barış istedikleri doğrudur. Ancak insanlığın ezici bir çoğunluğunun, bundan daha önce özgürlük, eşitlik, iş ve ekmek istediği; daha doğrusu, var olabilmek için savaşmak gibi tarihsel bir ödev ve zorunlulukla karşı karşıya bulunduğu da bir gerçektir. İşte çağdaş devrimci politikada kavranılması gereken ana halka budur.

© www.zekiadsiz.com

 
   
 

 

 

   
RESIMLER HAYATI ANISINA ESERLERI MESAJ