KÜRDİSTAN’DA DEVRİMCİ SÜREÇ VE “TEVGER” (*)
 
Bir süre önce, bazı Kürdistanlı örgüt ve gruplarca, “Tevgera Rızgariya Kurdistan -TEVGER” adıyla bir hareketin kurulduğu açıklandı. Önceleri “Kürdistan Kurtuluş Cephesi KKC” olarak adlandırılmak istenen “TEVGER”in yapılanma süreci, bir bakıma Nisan 1985 tarihinde “ALMANYA PLATFORMU” ile başlayan çalışmalara kadar uzanıyor. Ama buna rağmen, “TEVGER”i “yeni bir adım saymak gerekiyor.
    Devrimci sürecin, son 8 yıl içinde birçok birlik girişimini, birliği ve birlik programını eskittiği biliniyor. Bunlar, sırasıyla UDG, HEVKARİ, FKBDC, “SİYASİ PLATROM GİRİŞİMİ”, SOL BİRLİK VE “ALMAYNA PLATFORMU”nun orta yerde duran enkazları üzerinde kurulmuş bulunuyor.
    Birlik ya da cephe sorununda, yaşanan deneyimlere ve “TEVGER” “olayı”na bakan aklıselim her insan, ilk anda şu sorunun yanıtını arıyor: “TEVGER yeni bir sonun başlangıcı mı? Kimileri de “Bunca enkaz üzerinde Kuzey Kutbunda cephe mi kurulur? diyor ve bu işin içinde bir bit yeniğinin olduğundan kuşku duyuyorlar. Açık ki, “olay”ın kendisi, bu ve benzeri sorulara açık. Ve soruların yanıtlanması gerekir.
    Ancak sorunu, sadece söz konusu soruların yanıtlanması bağlamında ele almak “TEVGER” “olayı”na haketmediği bir misyonu yüklemek anlamına gelir ve konumuzun özünü gölgeler. Çünkü tartışmamızın özü (ki bu, günümüzün bir numaralı sorunudur), devrimci sürecin dayattığı görevler ekseninde birlik ya da cephe olayının ciddiyetini, önemini ve ivediliğini bilince çıkarmaya çalışmaktadır. Zaten “TEVGER” “olayı”nın ciddiyeti ve bahsi geçen sorunlar, bu çerçevede kendiliğinden açığa çıkacak ve yanıt bulacaktır.

 

Kürdistan’da Yaşanan Devrimci Süreç, Acil ve Ortak Müdahaleyi Zorunlu Kılıyor!
 
Ülkemiz Kürdistan’da amansız bir savaş var; “kan gövdeyi götürüyor!” Olaylar, baş döndürücü bir çabuklukla akıp gidiyor. Kısaca, çok hızlı, dinamik ve bir o kadar da kritik bir süreç yaşanıyor. Öyle ki, halkımıza karşı girişilen en vahşi soykırımcı saldırılara ve ulusal hareketin derinleşen zaaflarına rağmen, direniş yok edilemiyor; aksine yeni boyutlar kazanan Kürt sorunu, ülkemizi bölen “sınırları” zorluyor; dünya kamuoyundaki sessizliği aralayarak aktüel bir konu haline geliyor. Düşman güçlerinin saldırı ve manevralarında yeni yeni açmazlarla karşılaşması, Kürdistan’daki katliamların BM kapısına “dayandırılması”, 1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşmasının yeniden tartışma gündemine gelmesi, Kürt sorununun Ortadoğu’da ve bizzatihi düşman devletlerinin politikalarında kilit sorunlardan biri haline gelmesi ve benzeri olaylar, bu durumu, bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Fakat buna rağmen, konuyu daha da açmak, politika sahnesinde olup bitenleri ayıklamak; direnişin sunduğu alanakları ve yapısında geliştirdiği zaafları bilince çıkarmak gerekiyor:
    Politika arenasında olup-bitenleri açıklayabilmek için, öncelikle sorunun dinamiklerini açığa çıkarmak gerekiyor. Çünkü, hâlâ sorunun aktüalitesi ve kazandığı boyutların altında, bir bit yeniği arayanların sayısı az değil. Bu aklı evveller göre, Kürt ulusal sorunu, yine dış güçlerin etkisiyle tartışma gündemine getirilmiş bulunuyor. Oysa Kürdistan’da boyutlanan sürecin karmaşıklığına karşın, nesnel gerçekliği görmek mümkündür. Çünkü sorunun ulusal, bölgesel ve uluslararası planda kazandığı boyutlar, her şeyden önce kendi iç dinamiklerine dayanıyor. Halkımzın, tarihin derinliklerinde süzülüp gelen bağımsızlık ve özgürlük tutkusu, çağımızın en modern silah, araç ve gereçleriyle donatılmış düşman ordularına ve kimyasal silahların kullanıldığı barbar saldırılara galebe çalıyor; artık mızrak çuvala sığmıyor. Ayrıca en az silahların ateşi kadar yakıcı olan bu tutku, gün geçtikçe daha geniş yığınları sarıyor; savaş şiddetlendikçe, daha bir kabarıyor ve ülkeyi bölen “sınırları” aşarak ulusal bir kanalda toplanıyor. Dahası bugün 25 milyon olan Kürt nüfusu en sığ hesaplarla 2000 yılında 40 milyonu aşacak ve Kürt halkı, meşru mücadelesiyle dünya barşısever-demokratik kamuoyunun desteğini de sağlayarak Ortadoğu’da gözardı edilemeyecek devingen bir güç olacaktır.
    Kürdistan’da yaşanan bu dinamik süreç, dost ve düşman güçleri yeni politik yönelimlere; kimi ulusalcı örgütleri “yeni” ittifak arayışlarına; bir bütün olarak Kürdistanlı örgütleri, ülke zemininde konumlanmaya, birleşmeye ve zaaflarını süratle aşmaya zorluyor. Örneğin ABD’den M. Ali Birand’a kadar uzanan “kanallar”daki tartışmaların, “Kürt kültürünü koruma” vb. kampanyalarının ve son olarak ABD ve müttefiklerinin, “bir anda Kürt halkının sadık dostları”(!) pozisyonuna girmelerinin kaynağını burada aramak gerekiyor. Hiç kuşku yok ki, ABD ve Avrupalı müttefiklerinin, Kürt sorununu, “tartışmaları”, kültürümüzü “korumak” için çaba harcamaları ve daha da önemlisi, Güney’deki soykırımcı saldırılar karşısında “radikal” bir tutum almaları, bir bakıma olumlu bir durumdur. Ancak yaklaşımlarda isabet yok. İsabetsizliğin nedenlerini ve dayandığı hesapları açıklığa kavuşturmak gerekiyor.
    Şurası açık ki, ABD ve NATO’cu müttefikleri, tarihin hiç bir döneminde, Kürt ulusunun “gerçek” dostları olamadılar; tersine sömürgeci düşmanlarımızla birlikte saf tutarak ulusal hareketi, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya ya da boğazlamaya çalıştılar. Ve bugün de, halkımızın “sadık dostları” olmaları için ciddi bir neden yok. Ancak onları, dost görünmeye zorlayan ve belli çabalar içine iten pek çok neden var ve Kürdistan politikasında “radikalleşmeleri”nin sırrı da burada yatıyor:
    I- “Kürdistan, güçler dengesinin hassas ve kaygan bir yapı arzettiği Ortadoğu’da güçlü bir direniş odağını oluşturuyor (1). Düşman güçlerin dayattıkları terör, vahşet ve kitlesel kırımlara rağmen, direniş yok edilemiyor. Tersine ulusal hareket, yeni yeni mevziler kazanıyor; taşıdığı dinamiklerle saldırgan düşmanın aczini sergiliyor ve giderek Ortadoğu’da istikrarın önemli bir unsuru haline geliyor. Bu bakımdan, Kürt ulusal hareketi, “şeytan üçgeni”nde devingen bir güç olarak hem “son Türk devleti”ni parçalamaktan koruma çabalarında, hem İran-Irak arasında devam eden diplomatik savaşta ve hem de Ortadoğu’nun geleceğine yönelik politikaların tesbitinde önemli bir dikkat merkezini oluşturuyor. Ve karşıt güçlerin saflaşmasında mutlaka hesaba katılması gerekiyor.
    II- Kürdistan, Sovyetler Birliği’ne sınırdaş olmanın yanında Ortadoğu coğrafyasında, önemli bir jeo-politik yer işgal ediyor. Ayrıca ulusal hareket, egemen karakteri itibarıyla ulusal-demokratik yönelimlere sahip olmakla birlikte, yapısında güçlü bir devrimci potansiyel taşıyor. Bu potansiyelin, doğru devrimci bir kanala akıtılması, Ortadoğu’nun çehresini değiştirebilir. Ve bu mümkündür.
    III- Kürt ulusal hareketi, tarih boyunca yalnızlığın acısını çekmiş. Kuşkusuz bunda, O’nun yapısal zaaflarının da payı var. O, birilerinin Kürdistan’a “devrim ihraç etmeleri”ni beklemedi. Ama enternasyonalist dayanışma alanında umduğunu da bulamadı. Tersine, Kürdistan’ı sömürgeleştiren ülkelerin komünist partilerinin, gammazlayıcı, şoven ve bölücü tutumlarıyla boğuşarak bugüne geldi. Bugün de, Kürdistan’da sergilenen çağımızın en bğyük kitlesel kırımları ve en iğrenç insanlık suçları karşısında aynı yalnızlığı çekiyor. Dost ve müttefik gördüğü Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerden aktif bir destek göremiyor. Bu durum, savrulmaya müsait kimi ulusalcı örgütlerin savrulmalarına ve sadece halkımızın değil mazlum dünya halklarının can düşmanı olan emperyalistlerin şu ya da bu vesileyle kendilerini şirin göstermelerine olanak sağlıyor; anti-sovyetizmin Kürdistan toprağında yeşermesine ortam hazırlıyor.
    IV- Kürt ulusal hareketi, ulusunun varlığını ve onurunu korumak, kendi vatanında özgür ve insanca bir yaşam kumak istiyor; meşru bir zeminde savaşıyor. Bu, hızla değişen dünyada O’na, büyük avantajlar sağlıyor. Ulusal hareket, bu avantajları doğru değerlendirebilirse, yalnızlık çemberini kırabilir; dünya barış ve demokrasi güçlerinin, insan hak ve özgürlüklerinden yana olan kişi ve kuruluşların aktif desteğini sağlayabilir. Ki bu yolda, daha şimdiden belli mevziler elde edilmiş bulunuyor. Bu alanda yeni ve daha ileri mevzilerin kazanılması, hem sömürgeci-faşist ve cani düşmanların etkin bir biçimde teşhirlerini kolaylaştıracak, hem de Kürdistan’a yönelik komplo ve tertiplerinde emperyalizmi zor durumda bırakacaktır. Ayrıca bu, Kürt halkının gerçek dostlarının, Kürdistan gerçeğini daha yakından kavramalarına yardımcı olacaktır.
    İşte, ABD ve Avrupalı müttefiklerini, Kürt halkının “sadık dostları”(!) pozisyonunda görünmeye ve Kürdistan politikasında “radikalleşme”ye; sömürgeci düşmanları, zor unsurunu gündemde tutmanın yanında birbirlerinin “muarızları”yla flörte ve hatta “ittifak”a zorlayan nesnel gerçeklikler bunlar... Kürt sorununun uluslararası arenada kazandığı boyutları hazmedemeyenlerin ya da kavrayamayanların, bu olguları görmeleri gerekiyor.
    Ancak bu durum, sadece madalyonun bir yüzünü oluşturuyor; düşman güçlerin, yeni dönemi karşılayan politik yönelimlerindeki tehlikeleri de görmek gerekiyor. Çünkü, emperyalistler, bu kez dostluk görünümü altında, ulusal hareketin yalnızlığından ve zaaflarından yararlanmak üzere devreye girmeye çalışıyorlar. Amaçları, Kürt ulusal hareketinin, anti-emperyalist ve demokratik özünü boşaltmak; onu, “ehlileştirmek”, Ortadoğu düzleminde kontrolde bir güç ve gerektiğinde sömürgeci devletleri hizaya getirmede bir şantaj aracı olarak kullanmaktır. Sömürgeci düşmanların hesapları ise, biraz daha “farklı”. Onlar, daha ziyade kendi egemenliklerindeki Kürdistan parçalarını elde tutmak ve ülkelerindeki iktidarlarını korumak için çırpınıyor; birbirlerinin “karşıtları”ndan yararlanmaya çalışıyorlar. Fakat son tahlilde, sömürgeci düşmanlar da, emperyalizmin dayattığı politik çerçeveye uymak zorundalar. Aksi halde, emperyalizmin devreye girmesi ve hatta şantaja başvurması kaçınılmazdır. Örneğin ABD, ve Avrupalı müttefiklerinin, Kürdistan’daki soykırım hareketi karşısında takındıkları “radikal” tutumlarda, bir dizi faktörün yanı sıra iyice zıvanadan çıkan Saddam canisinin dizginlenmesi ve İran’la devam eden barış görüşmelerinde hizaya getirilmek istenmesinin payı büyüktür. Yine, TC’nin Güney’den “sınır”ı zorlayan Kürt mültecileri kabul etmesi de, bir yönüyle bu poitikanın bir gereğidir.
    Çarpıcı bir örnek... Dost görünmek zorunda olanlar, aynı zamanda “dostça” mı davranıyor? Değilse, ABD, Avrupalı müttefikleri ve TC’nin, bugünkü tutumları nasıl izah edilebilir? Dost görünmek zorunda kalanların, gerçekte dostça davranmadıkları açık. Bugünkü politik tutumlar, bir bütün olarak Ortadoğu’yu ve özellikle Basra Körfezini esas alan politikanın, Kürdistan’a “farklı” ve yüzeysel bir biçimde yansımasıdır. Çünkü, Basra körfezinde kalıcı barışın sağlanması, bir bakıma güney ve Doğu’daki Kürdistan halkımızın kendi kaderini özgürce belirlemesiyle mümkündür. Fakat bu, gözardı ediliyor; Güneydeki soykırım hareketi kınanarak, temel sorunun üstünden atlanıyor. Bu bir. İkincisi, bilime ve halkların iradesine dayanmayan politikaların, zaman zaman ters tepmesi, hatta sahiplerine bile pahalıya mal olması kaçınılmazdır. Örneğin TC, başta Kürt mültecileri sorunundan yararlanacağını sanıyordu. Öyle ki, siyasi partiler, “referandum” olayında bile bunu kullanmaya çalıştılar. Ancak evdeki hesap pazara uymadı; ters tepti. Kürt mülteciler, daha şimdiden TC’nin başına bela oluyorlar. Aynı şekilde, ABD ve Avrupalı müttefikleri, anılan tutumlarıyla, -temel sorunu gözardı etmelerine rağmen- bir ölçüde de olsa Saddam katilinin köşeye sıkıştırılmasına “katkıda bulundular; sorunun uluslararası boyutlarını “derinleştirdiler”. Fakat bunu, Kürt halkını “çok sevdikleri” ya da “insan haklarına aşık” oldukarı için yapmadılar. Tam tersine, onlar, bugün Kürdistan sorununu, Ortadoğu ve Basra Körfezini kapsayan global politikalarında, bir manivela olarak kullanmak istiyorlar. İşte, bu ve bütüne ilişkin çıkarların korunması, bu aşamada, parçanın “takviyesi”ni gerektiriyor. Ve elbette ki, Kürt ulusal hareketinin, bundan yararlanması doğal bir şeydir.
    Ancak, ulusal hareketin edindiği tarihsel deneyimler, emperyalist ve sömürgeci politikanın kimi halkalarındaki “çıkar çatışmaları”ndan, “savrulmadan” yararlanabilmenin pek kolay olmadığını gösteriyor. Örneğin 1975 Cezayir anlaşmasının Kürdistan halkına yaşattığı yenilginin izleri belleklerde canlılığını korurken, aynı antlaşma, bu kez Cenevre veya New York’da yinelenmek isteniyor. 8 yıl süren İran-Irak savaşı boyunca, tarafların Kürdistan topraklarında sürdürdükleri savaşın, yarattığı tahribatların ve sorunların ceremesini yine Kürt halkı çekti ve hâlâ çekiyor. Ve şimdi de yer yer anti-sovyetizme çanak tutuluyor; ABD’ne ve Türkiye’ye methiyeler diziliyor (2). Hatta kimileri Kürt halkının yeminli düşmanı faşist TC’den “yararlanmak” için, yurtsever örgütlerle kurdukları ilişkileri bile pazarlık konusu yapmaktan geri kalmıyorlar (3). Ayrıca, örneklediğimiz olaylar, birbirini izliyor ve “TEVGER” de böyle bir dönemde kuruluyor.
    “Savrulmalar”ın kazandığı boyutlar ve yapılarında taşıdığı tehlikeler, tartışma götürmüyor. Ve nedenleri de, olaylara gerçekçi bir gözle bakabilenler bakımından, son derece açık. Çünkü, “ulusal hareket, hâlâ yer yer kendi yediği ‘zılgıtlar’dan ders çıkaramıyor ya da çıkarmak istemiyor; savaşımı açmazlarla karşı karşıya getiren kimi stratejik yönelimlerinde ısrar ediyor. Düşman güçlerin, özünde topyekün hareketi vurmayı hedefleyen planlarına rağmen, hâlâ parçalar düzeyinde başvurulan ‘taktik ilişkiler’de isabetli ve tutarlı politik bir yaklaşım benimsenemiyor; özgücü esas alan, parçaların çıkarlarını Kürdistan devriminin çıkarlarına tabi kılan ya da ortak ulusal çıkarları temel alan politik perspektifler geliştirilemiyor.” (4) İşte yukarıda örneklemeye çalıştığımız olaylar, böyle bir zeminde boy veriyor. Ve sorunun ciddiyetini, derileşen zaaflarla “savrulmalar”ın bağlantılarını bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Bu da, Kürt ulusal hareketinin, henüz ortak bir devrim politikasını yaratamadığını gösteriyor. Ayrıca, emperyalist ve sömürgeci politikanın şu ya da bu halkasındaki çelişkilerden yararlanabilmek de, herşeyden önce ülke gerçeklerine dayalı sağlam bir devrim politikasına sahip olmayı öngörüyor.
    Kürdistan devrimi, tarihin en keskin bir dönemeç noktasında bulunuyor. Gerçi, tarihin tekerrür ettirilmek istenmesi eğilimleri, bir hayli geriledi. Düşmanlarımız bile, artık bunu kabullenyorlar. Ancak, yeni dönem, çok daha ciddi ve ağır görevler dayatıyor; her zamankinden daha fazla duyarlı olmayı gerektiriyor. Ayrıca “savrulma” olarak görmek istediğimiz olaylar, politik eğilimler olarak gelişme istidadı gösteriyor. Emperyalist ve sömürgeci düşmanın yeni yönelimleri, bu eğilimlerin gelişmesine denk düşüyor. Güçler dengesi ve bugünkü manevra kabiliyeti de söz konusu eğilimlere belli avantajlar sağlıyor. Bu da, ülkemizde yaşanan hızlı ve dinamik sürece, radikal müdahaleyi daha bir zorlaştırıyor. Çünkü yeni dönemin dayattığı görevlerin gereği gibi omuzlanabilmesi, aynı zamanda devrimci sürecin yapısında geliştirdiği tehlikeleri bertaraf etmeyi de gerektiriyor.
    Ne var ki, güçlükler ve olumsuzluklara karşın böyle bir müdahalenin objektif koşulları var. Kürdistan’da yaşanan sürecin dinamiklerini kavramak, bu nesnel gerçeklikleri görmeye yetiyor. Ayrıca, tarih ve uzun yıllar süren savaş pratiğinin zengin öğretici deneyimleri, toplumumuzun değişik sınıf ve katmanlarına, perşmerge güçlerine ve bir bütün olarak ulusal harekete çok şey öğretmiş bulunuyor (5). Bu, subjektif faktörün yaratılması için ciddi bir birikim oluşturuyor. Bu birikimden yararlanarak Kürdistan devriminin politikasını (6) yaratmak ve daha da önemlisi onu, yaşamın içinde ciddi maddi bir güce dönüştürmek gerekiyor.
    Hemen belirtelim ki, ülkemiz devriminin ihtiyaç duyduğu bu politikanın ilkeleri, lafta hemen hemen tüm Kürdistanlı yurtsever, demokrat ve devrimci örgütlerce kabul görebilir. Ancak, düşünce ve davranışın en azından birbiriyle çelişmemesi gerekir. Kürdistan’da acımasız bir savaş var ve parçalardaki mücadelenin seyri bu gerçeği değiştirmiyor. Dolayısıyla, artık “lafla pilav pişmiyor”; iş yapmak, adım atmak, ülke zemininde mevzilenmek, dayatılan savaşın yükünü birlikte omuzlamak; kısaca koordinasyon içinde omuz omuza savaşmak ve bunun örgütsel biçimlerini bulmak gerekiyor. Kaldı ki, “Kürdistan’i politika’nın pratik gerçekleştiriciliği de bunu öngörüyor. İşte, birlik yolunda atılan adımlar, buna hizmet ettiği ölçüde samimi ve kalıcı olabilir. Aksi halde, “TEVGER” “olayı”nda olduğu gibi daha işin başında, kurulan “cephe”lerin ciddiyeti doğal olarak tartışılır.

 

“Tevger” Kürdistan’daki Dinamik Sürece Radikal bir Müdahalede Bulunabilir mi?
 
Ülkemizdeki hızlı ve dinamik sürece radikal bir müdahale, her şeyden önce dayatılan savaşı kabullenmeyi ya da en azından uygulanan savaş yasalarıyla dişe diş bir kavga yürütmeye hazır olmayı zorunlu kılıyor. Çünkü, Kürdistan, Ortadoğu’da kan ve barut kusan acımasız bir savaş ocağı olmaya devam ediyor ve “barışçı eylem” ve klasik dernekçilik dönemi tarihe karışmış bulunuyor (7). Başka bir ifadeyle, basit bir protesto, polis ve askerle çatışmayı; legal bir yayın (bu, metopolde çıksa bile), sömürgeci burjuva mahkemeleri ve kolluk kuvvetleriyle cebelleşmeyi; mesleki bir dernek yöneticiliği, işkenceye karşı bağışıklık kazanmayı öngörüyor. “Tevger” ise ne Kürdistan’da yürütülen silahlı mücadelede ve ne de yeni bir nitelik kazanan demokratik mücadelede, dişe dokunur bir varlık gösterebiliyor.
    İkincisi, bilindiği gibi “Tevger”, UGD, HEVKARİ, “ALMANYA PLATFORMU” ve SOL-BİRLİK’in enkazları üzerine kuruldu. Ve tarihe karışan bu yapılanmaların zaaflarını taşıyor. “Tevger”e egemen olan anlayışın, daha işin başında alışılagelen tasfiyeci ve sinsi yöntemlerle kimi radikal güçleri “afaroz” ederek, kimilerine karşı siyasal tercihler kullanarak ve kimilerine de yarı yolda programlarını dayatarak onları dıştalamaya çalışması (8); diğer yandan, gücünü, eylem yeteneğini, daha doğrusu mülteciliğini tartışmadan, ulusal kurtuluş programıyla ortaya çıkması, bunu kanıtlamaya yetiyor. Bu yönüyle de, “Tevger”, yeni bir sonun başlangıcı olmaya aday görünüyor.
    Üçüncüsü ve daha da önemlisi, “Tevger”, son sekiz yılda Kürdistan’da meydana gelen derin toplumsal değişmeleri kavramıyor; ya da, söz konusu değişmelerin toplumun yapısında biriktirdiği patlayıcı birikimi görmek istemiyor. Daha doğrusu bunu görmek, O’nun işine gelmiyor. Ve bu, “Tevger”in programında da sırıtıyor:
    “Ne var ki, ülkemizi parçalayan, halkımızı zincire vuran düşmanların tüm bu çabaları, geniş bir ülkede yaşayan ve sayıca 25 milyonu aşan halkımızın kurtuluş azmini yok edemedi, aksine ulusal kurtuluş mücadelesi son yıllarda giderek kitleselleşti ve günden güne gelişmektedir. İran ve Irak egemenliği altındaki Kürdistan parçalarında güçlü bir partizan savaşı yer alıyor. Halkımız, ulusal direnişini ezmek isteyen güçlü, modern orduları püskürtüyor Suriye’nin egemenliğindeki Kürdistan parçasında halkımız ulusal demokratik hakları uğruna mücadele yürütüyor. Türkiye’nin egemenliğindeki Kürdistan parçasında ise, sömürgeci rejimin tüm baskı ve zorbalığına rağmen ulusal hareket hızlı bir gelişme gösteriyor. Bu nedenledir ki söz konusu sömürgeci devletler büyük bir telaş içindedirler. Onlar geçmişte olduğu gibi bugün de halkımızın mücadelesine karşı sıkı bir işbirliği içindedirler. Sömürgeci Türk devletinin zorba Bağdat rejimi ile anlaşarak partizan hareketini ezmek amacıyla ordusunu Irak Kürdistanı’na sokması bu işbirliğinin hangi boyutlara vardığını gösteriyor.” (Abç) (9).
    Bakın, “Tevger”, Kuzey Kürdistan’da “devrim yapmayı hedefleyen bir cephe”(!).. Ve bu cephe programının bugünkü sürece ilişkin en önemli “belirleme”si bu!.. Fakat buna rağmen, top yine Kürdistan’ın diğer parçalarına atılıyor ve “Ulusal hareket hızlı bir gelişme gösteriyor” ibaresiyle Küzeydeki zorlu savaşımın üzerinden atlanıyor. Oysa, ne diğer parçaların tellalığı ve ne de klasik birtakım genellemeler, artık “karın doyurmuyor”. Ayrıca ulusal hareketin, tarihin derinliklerine uzanan kin ve nefretle yoğrulan köklü bir miras üzerinde yükseldiği; parçalar arasındaki etkileşimle birlikte geçmişten gelen yoğun bir birikimi yapısında taşıdığı ve günümüzde, bir bütün olarak sorunun uluslararası arenadaki boyutlarıyla daha bir ivme kazandığı biliniyor. Ve bu olgular, tek başına sürecin karakterini ya da “ulusal hareketin gelişme hızını” belirlemeye yetmiyor. Her parçanın özgül koşullarında, bu unsurların yanı sıra, mücadeleye boyut kazandıran diğer dinamklerin de bilince çıkarılması gerekiyor.
    Bu nedenle “Tevger”in, kendisi dışında da gelişse (ki, ‘Tevger’in başını çekenler bunu sindiremese de bu bir gerçek), Kuzey Kürdistan zindanlarında, kırlarında ve şehirlerinde yürütülen zorlu mücadeleye bir “ad koyması” ya da en azından sözünü ettiği “hızlı gelişme”nin dinamiklerini ortaya koyması gerekirdi (10). Hem bu, Kürdistan’da yaşanan dinamik sürecin kavranması; hem de “Tevger”in de, bu süreçte yer almak “istediğini” bilince çıkarması bakımından gerekliydi. Ne var ki Kürdistan’daki dinamik sürece radikal müdahalenin öngördüğü inanç, özveri ve güçten yoksun olan “Tevger”, buna da yanaşmadı ve yanaşmıyor. Çünkü, böyle bir yaklaşım bile, toplumun yapısında biriken muazzam devrimci potansiyeli görmeyi, mütevazi ve gerçekçi olmayı ve radikal güçlerle yan yana yürümeyi sindirmeyi gerektiriyor. Ki bu da, şimdilik “Tevger”de yok.

 

Ulusal Demokratik Cephenin İnşası Acil bir Görev; ama Ciddi Bir İştir
 
Son 8 yılın en fazla tartışılan konusu, birlik ya da cephe sorunu oldu. Gerçi tartışmalar ve bu yolda atılan adımlar, kalıcı birliktelikler üretmedi; ama “olumlu” ve olumsuz yönleriyle yoğun bir deney birikimi yarattı. Olumsuzluklar, birlik sürecini bulandırmak, bunalımı derinleştirmek ve zaman kaybına neden olmakla birlikte, bazı olguları daha bir açığa çıkardı. Örneğin, birlik adına, geçmişe sünger çekilmek, statükolar korunmak, birlik ve cephe kavramları soysuzlaştırılmak istendi ve kitlelerin kabaran birlik eğilimleri sorumsuzca istismar edildi. Fakat bütün bunlara rağmen, geçmiş tartışıldı, tartışılıyor. Birbirine tutunarak yaşamlarını sürdürmek isteyenler, gelişen mücadele karşısında günden güne gerilediler; inandırıcılıklarını yitirdiler. Kürdistan’da yaşanan hızlı ve dinamik süreç, cephe sorununun ciddiyetini daha bir bilince çıkardı. Birlik istem ve özlemleri istismar edilen kitleler, olup-bitenlerden çok şey öğrendi; kimin ne dediğine değil, kimin ne yaptığına veya ne yapmak istediğine bakma noktasına geldi.(11) Ayrıca pratik yaşam karşısında işlevsiz kalarak dağılan birlikteliklerin taşıyıcılığını yaptığı olumsuzluklar, bunlara kaynaklık eden anlayışların teşhirini kolaylaştırdı. Dolayısıyla doğru yaklaşımları ve geniş cephe taktiklerini güçlendirdi.
    Diğer yandan, sömürgeci diktatörlük, dayattığı savaşa, vahşete, işkenceye, açlık ve işsizliğe rağmen, halkımıza boyun eğdiremedi. Yoğunlaştırılan sömürü, ekonomik-sosyal yapıdaki çarpık değişmeyi hızlandırdı; ulusal ve sınıfsal çelişkileri daha bir keskinleştirdi. Sömürge zındanlarında yükseltilen direniş, tutuklu ailelerini sararak gelişti. Cezaevleri, teslimiyet ve ihaneti gerileterek önemli direniş odaklarına dönüştü. Faşist rejimin tüm entrikalarına rağmen direniş devam ediyor. Meşru bir zeminde başlayan silahlı mücadele, sömürgeci TC ile halkımız arasına kalın kin ve nefret duvarları örüyor. Urfan Alparslan (Serdar Ararat), Mahsum Korkmaz (Agit), Kazım Çelik gibi büyük komutanların ve yüzlerce isimsiz kahramanın akıtılan kanları, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen direniş geleneğimize yeni bir öz katıyor. Ve günümüzdeki silahlı mücadele böyle bir gelenek üzerinde gelişiyor.
    Sorunun tarihi ulusal ve uluslararası boyutlarıyla bileşen bu dinamikler, faşizmin açmazını derinleştirmek ve sömürgeciliğin temellerini sarsmakla kalmıyor; toplumumuzun yapısında, patlamaya hazır muazzam bir devrimci birikim yaratıyor. Dayatılan depolitizasyonu, umutsuzluğu ve çürümeyi parçalamaya kaynaklık eden bu birikim, aynı zamanda geleceğin fırtınalarına ebelik edecek güçlü bir moral kaynağı oluşturuyor; ulusal demokratik cephenin inşası için elverişli koşullar yaratıyor. Ayrıca, toplumumuzun her kesiminde görülen hareketlenmenin, kendisini farklı öz ve biçimlerde de dışa vursa, gelişen zorlu mücadelenin,artık yeni yenilgilere tahammülü yok. Ulusal demokratik cephenin inşası, bugün dünden daha acil bir görev olarak önümzde duruyor.
    Ancak,sorunun ivediliğine, oluşan elverişli koşullara ve birlik yolunda atılan adımların yarattığı zengin deney brikimine karşın, cephe meselesi ciddi bir şitir. Yangından mal kaçırma anlayışıyla, birbirine tutunarak yaşamaya çalışmanın “örtüleri” ile ya da Kuzey Kutbu’ndan Kürdistan’a bayrak sallamayla, bu işin üstesinden gelinemez. Çünkü, bağımsız, özgür ve demokratik Kürdistan’ı yaratma mücadelesinde motor işlevi görecek siyasi bir yapılanmanın (cephenin), ülke zemininde yürütülen kavganın ön saflarında yer alması; ya da en azından, ülkedeki sıcak havayı teneffüs etmesi gerekir. İkincisi, ulusal kutuluş, özünde değişik sınıf ve tabakaların eseridir. Cephe hareketi, bunu doğru kavramak, mesafeleri katederken farklı çıkarları uyum içine sokmak, kararlı adımlarla çelişkileri çözmek zorundadır. (12) Bu ikincisi ise, her şeyden önce, ülkemizdeki hızlı değişmenin eskittiği anlayışları, dar grupçuluğu ve sekterliği aşmayı, ulusal hareketin değişik kesimlerini ve farklı mücadele biçimlerini ortak bir potada “eritebilecek” esnekliğe, gerçekçiliğe ve mütevaziliğe sahip olmayı gerektiriyor.
    Eğer ulusal kurtuluşçu güçler, yedikleri “zılgıt”lardan ders çıkarmak istiyorlarsa, cephenin ivediliği, cephe olayının ciddiyeti ve bunun öngördüğü özverinin boyutları, bütün açıklığıyla orta yerde duruyor. Yok; kimileri hâlâ Kuzey Kutbu’ndan vatanı kurtaracaklarında ve reformist anlayışlarına uygun örgüt, grup ve kişilerle “dükkan” kurmakta ve de öyle kalmakta ısrar ediyorlarsa (ki, ‘Tevger’cilerin çoğunluğu bunda ısrar ettiler, ediyorlar) (13) o zaman radikal güçlere düşen görev, geniş cephe taktiklerini gündemde tutarak, bu işin öncülüğüne soyunmaktır.(14)

Açıklayıcı notlar:
 
1- Heviya Gel, s. 13
    2- C. Talabani, ABD gezisinde anlattıkları, “Amerikan’ın Irak’ta demokrasiyi teşvike devam edeceğini öğrendim” diyor ve şöyle devam ediyor: “egemen devletlerin iç işlerine müdahale etmeme geleneğinde olduklarını söylüyorlar. Ama insan hakları açısından özellikle Irak’ta endişeleri var.” (abç) (Cumhuriyet Gazetesi, 12.6.1988)
    M. Barzani ve Irak Kürdistan cephesinin Türkiye’ye sundukları teşekkür mektupları.
    3- “PKK ile Türkiye’ye karşı işbirliği yapmamızın nedeni, Türkiye hükümetinin bize karşı Irak rejimi ile işbirliği yapmasıdır.” (C. Talabani, Nokta Dergisi Yıl 6, s. 25)
    4- Heviya Gel, s. 13
    5- TSK MK Bildirisi, Ağustos-1988
    6- Kürdistan devriminin politikasını yaratmaktan kastımız, dost ve düşman güçleri kalın çizgilerle birbirinden ayırmak; özgücü esas almak ve ulusal kurtuluşçu anti-emperyalist- demokratik bir çizgide derinleştirmek; parçaların çıkarlarını, Kürdistan devriminin çıkarlarına tabi kılmak ve “taktik ilişkileri” buna uyarlamak; ve bu ilkeleri yaşamın içinde denetleyebilecek ulusal bir organizasyonu inşa etmektir.
    7- Dengę Welat, S. 1, s. 56
    8- PKK daha baştan cephe çalışmaları dışında tutuldu. KUK meselesinde siyasi tercihler kullanıldı. TSK olarak bize de, yarı yolda program üzerine tartışma dayatıldı.
    9- “Tevger” programı sayfa 32-33
    10- Görüşmeler sırasında, hareketimiz, Kuzey Kürdistan’da yaşanan somut durumun tesbitini önerdi; sürecin karakterini tartışmada ısrarlı oldu.
    11- Kuzey Kutbu’nda kurulan “Tevger”in yığınlar nezdinde itibar görmemesi, bu bakımdan ilginç bir örnektir.
    12- A. Cabral, Son Konuşmaları, Teori Yay. s. 60
    13- Bu ve siyasal kişiliksizliğin şekillendirdiği tablo, görüşmeler sırasında bütün yönleriyle açığa çıktı ve hareketimizin, “Tevger” çalışmalarından çekilmesini belirleyen en önemli etkenlerden biri oldu.
    14- Benzer görevler, faşizme ve sömürgeciliğe karşı, Türkiye ve Kürdistan halklarının orak mücadelesinin örgütlenmesi bakımından da gündemdedir.

(*) Bu yazı, ilk olarak Dengę Welat adlı derginin 1. (Aralık 1988), ve 2. (Nisan 1989) sayılarında, ikinci olarak da Zeki Adsız, Devrimci Süreç Birlikler Sorunu Faşizme ve Sömürgeciliğe Karşı Mücadele Perspektifleri (Heviya Gel Yayınları, 1991, Almanya) adlı kitapta (ss. 117-130) yayınlanmıştır.

© www.zekiadsiz.com

 
   
 

 

 

   
This year, the driver ambitious, the choice is clear. Tag heuer replica watches classic. In this new version of the stunning elation modern, I went through a major update. Suit actor was a white face new version, please wear a blue stripe red famous drive, white and classic Le Mans 1970 film excellent. The Porsche 917 Gulf driving scenes of his, in tag heuer replica watches, real estate department insisted on giving Joe Siffert including a driving tag heuer replica watches chronograph suits overall also natural to him. Always, 24 hours, Heuer representatives of many set up by TAG that has been proud to wear the watch company logo and officially in tag heuer replica sale rally champion and rider, Switzerland Joe Siffert, is famous it was the first of. Of course, Steve Monaco dressed in his wrist has contributed to its popularity. The replica watches uk style, ultra-modern of them, becomes one of the deviation complete popular TAG Heuer among the artwork traditional, however, it is not the only reason. The history of reshaping watchmaking by tag heuer replica watches Square case,. It mark design watchmaking aesthetics, the Chronomatic Calibre 11 innovative giant that, and Square case blue, bold - it started in 1969, is equipped with micro-rotor rewind Chronograph Automatic it first new era of.
RESIMLER HAYATI ANISINA ESERLERI MESAJ