Sol Birlik | Eruh-Şemdinli Olayları | Tevger | DBP | Birlik Ve Ciddiyet

KÜRDİSTAN’DA YER ALAN OLAYLAR, İÇ ÇATIŞMALAR VE YURTSEVER GÜÇLERİ BEKLEYEN GÖREVLER!.. (*)
 
Bilindiği gibi, yaklaşık olarak bir buçuk yıl önce PKK tarafından gerçekleştirilen Eruh ve Şemdinli baskınlarına karşı düzenlenen haçlı seferleri, daha sonra Kuzey Kürdistan halkına, onun yurtsever güçlerine ve bu arada PKK’ya yöneltilen faşist-sömürgeci bir saldırı savaşı biçiminde devam ediyor. Ancak savaşın bu belirgin çizgisi, PKK ve yer yer halkın “örgütlediği” mevzi-i ve sınırlı karşı koyuşların ve küçük çapta da olsa kıstırılma-savunma ekseninde kendisini gösteren direnmelerin göz ardı edilmesi ya da küçümsenmesi anlamına gelmiyor. Aksine bu bile, ağır kayıplara, tahribatlara rağmen belirleyici olan yönünyle düşmana darbe vuruyor, vatanın bağımsızlığı ve özgürlüğü uğruna yürütülen mücadeleye katkıda bulunuyor; sömürgeci işgal ordularının “prestiji”ni sarsıyor, tedirginliğini ve korkusunu arttırıyor. Ne var ki bu, madalyonun sadece bir yüzüdür. Ve bir başına, “erken doğum”un yaratmakta olduğu sancıları aşmaya, ulusal demokratik güçlerin daha bir ağrılaşan görev ve sorumluluklarını hafife almaya, uzun erimde mücadelenin yapısında geliştireceği zararların asgariye indirgenmesine yetmiyor. Bu bakımdan sorunun derinlemesine irdelenmesi, “erken doğum”un yaratmakta olduğu sancıların nasıl bertaraf edilebileceğinin bilince çıkarılması, topyekün Kürdistan halkını hedefleyen acımasız savaşın yurtsever, demokrat ve devrimci güçlere dayattığı görev ve sorumlulukların altının bir kez daha çizilmesi, birbirlerini yadsıyan, tasfiyeyi hedefleyen politik yönelimlerin, genelde halkımızın bağımsızlık ve özgürlük mücadelesine verdiği zararların açıklığa kavuşturulması gerekiyor.
    Hatırlanacağı üzere, Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla gelişen olaylar karşısında, sömürgeci burjuvazi kampında koparılan curcunaya, buna paralel olarak bazı sol çevrelerde yükseltilen “provokasyon” vaveylasına karşı gazetemiz “Roja Welat”, olayların “erken bir doğum” olduğu tesbitini yapmış ve onların düşmana yönelen yönleriyle desteklenmesi gerektiğini kararlılıkla vurgulamıştı:
    “Eylemin doğruluğu, yanlışlığı ya da zamanlamasının iyi yapılıp yapılmadığı (ki, bize göre ‘erken bir doğum’dur) tartışılabilir. Ama bu, sömürgeci faşist vahşete karşı savaşın doğasında var olan değişik mücadele biçimlerini, halkımıza dayatılan faşist ve sömürgeci teröre karşı tepkinin bir ifadesi olabilen eylem türlerini yadsımaz.” (Roja Welat, s. 19-20)
    “Tesine onların, bujuva devlet çarkına yönelen yönleriyle geliştirilmesini, desteklenmesini gerektirir.” (R. Welat, s. 21-22, 23-24)
    “... Bu ve benzeri eylemler karşısında susmak ya da daha ileri giderek onları ‘provokasyon’ olarak nitelemek, en basitinden soykırımcı uygulamalarında faşist diktatörlüğü ve müttefiklerini cesaretlendirecektir, onların değirmenine su taşıyacaktır.” (R. Welat, ags.)
    Zaman, Kürdistan’da yer alan olaylar, eylemlerin altında emperyalizmin ve faşist Türk cuntasının parmağını arayan yaklaşımlarda görülen yüzeysel çarkedişler, tespitimizin ve buna uygun düşen tavrımızın doğruluğunu kanıtladı. Ama buna rağmen reformist güçler, oportünist çarkedişlerinin gölgesinde kaynattıkları “cadı kazanı”yla bizleri PKK’yı aklamakla, ona malzeme vermekle suçladılar. PKK ise, söz konusu eylemlere yönelik farklı değerlendirmeleri, zaman zaman satır aralarında aynı kefeye oymaktan kendisini alamadı:
    “Bu temelden ‘zamanı gelmemiştir, erkendir’ yutturmacaları ile teslimiyet ve uzlaşmacılığına kılıf oluşturan küçük-burjuva solunun maskesini düşürmüş, çürümüşlüğünü en acı biçimde göstermiştir. (Serxwebun, S. 44, s.10)
    Kuşkusuz bu ve benzeri yaklaşımlar önemlidir. Fakat daha da önemlisi, Kürdistan’da gelişen devrimci sürecin momentini yakalamak, PKK’nın nev-i şahsına münhasır genellemelerini ve karşı tavır alışları buna bağlı olarak değerlendirmektir.

 

“Erken Doğum”un Sancılarının Aşılması Geleceğin Zaferi İçin Gereklidir
 
“Erken doğum”un doğurduğu sancıların bertaraf edilmesi, öncelikle “erken doğum” olayını biçimlendiren nedenleri ve onun yarattığı güçlükleri doğru bir biçimde tesbit etmeye bağlıdır. Ancak bu yapılabildiği ölçüde söz konusu sancıların aşılması yolunda mesafe alınabilir, karşılaşılacak yeni zorlukların üstesinden gelinebilir. Ayrıca bu, farklı öz ve biçimlerde yapılan genellemelerin dayanaksızlığını açığa çıkarmak bakımından da gereklidir.
    Bilindiği gibi ülkemiz Kürdistan, bölgede, emperyalizmin, sömürgeciliğin ve gericiliğin en zayıf halkası durumundadır. Ancak bu durum tek başına, Kürdistan’da bir gerilla savaşının ya da yine bu zemini temel alan silahlı propagandanın (ki, bu ikisi bir ve aynı şeyler değildirler) başlatılması için yeterli miydi? Kuşkusuz değildi. Çünkü bu, söz konusu nesnel koşulların asgari bir takım öznel koşullarla tamamlanmasını gerektiriyordu. Bunları ise, şöyle sıralamak mümkündür:
    1-Ülke zemininde asgari bir örgütlülük.
    Asgari örgütlülükten kastımız, ne bazı aklı evvellerin iddia ettikleri gibi ülkenin her yanında ve en geniş yığınlar arasında dal-budak salan, bir kıvılcımın parlaması halinde kitleleri topyekün bir ayaklanmaya sokabilen örgütlülüktür; ne de salt gerilla savaşına elverişli bazı dağlık kesimlerin keşfedilmesi ve buralara gönderilen partizan gruplarının eylemliliği içinde ulusal kurtuluşu omuzlayabilecek bir örgütlülüğün yaratılmasını hedeflemektir. Tersine, asgari şartlarda ülkenin geniş kesimleriyle örgütün merkezi arasında iletişimi, ikmal vb. sağlayacak kanalların veya yolların örgütlenmesi ve bunların asgari ölçülerde de olsa mahalli örgüt birimleriyle desteklenebilmesinin yaratılmasıdır. Böyle bir örgütlülüğün zorunluluğu, Kürt ulusal hareketinin tarihsel gelişimi içinde sergilediği öğretici deneyimler, ülkenin nesnel konumu, siyasal yapısı ve ulusal kurtuluşçu güçlerin sınıfsal-siyasal yapılarının diyalektik bir bütünlük içinde analize tabi tutulmasından çıkan bir sonuçtur. Ve ancak böyle bir asgari örgütlülüğe sahip olunduğunda, düşmanın terör ve saldırılarına karşı ülke zeminini temel alan karşı saldırılar düzenlenebilinir; ilk aşamada gücünü hareketlilikten alan silahlı eylemlilikle kitlelerin mücadele ruhu geliştirilebilir, yığınlarla kalıcı bağlar geliştirilerek ulusal kurtuluş mücadelesi ilerletilebilir.
    Oysa 15 Ağustos eylemleriyle silahlı mücadeleyi başlattığını ilan eden PKK, ukarıda belirttiğimiz ikinci stratejiyi tercih etmiş ve hazırlıklarını da buna göre yapmıştır. Dolayısıyla başlatılan silahlı mücadele, Eruh ve Şemdinli baskınlarından kısa bir süre sonra kıstırılma-savunma çizgisine düşmüş, örgütsel dayanklardan yoksun olan silahlı gruplar stratejik dağlık yörelerde bile, tutunabilmekte büyük güçlükler çekmişlerdir. Ayrıca yer yer yiyecek ikmalinin neden olduğu katliamlar, örgütün denetiminden uzaklaşan bazı partizan gruplarında görülen çözülmeler ve artan teslimiyetler, bir yönüyle yeterli bir örgütlülükten yoksunluğun diğer göstergeleridir.
    2- “Asgari örgütlülüğün, kitlelerin sömürgeci-faşist terör karşısında kabaran kin ve öfkelerinin asgari bir siyasal bilinçle yoğrulması sürecine tekabül etmesi gerekir.
    Yığınlar arasında zulme ve sömürüye karşı mücadele etme eğiliminin zayıf olduğu bir dönemde ve özellikle ülke zemininde silahlı eylemliliğe başvurulması, beraberinde getireceği daha yoğun terör ve saldırılardan dolayı örgütlenme çalışmasınn önünü tıkar, ya da en azından silahlı poropagandanın yaratacağı siyasal-örgütsel çalışma zeminini daraltır. Kudretli bir gerilla savaşının gereksinim duyduğu örgütlülüğün yaratılmasını büyük ölçüde zorlaştırır. Dolayısıyla silahlı mücadelenin başarı şansını önemli ölçülerde olumsuz yönde etkiler. Kütlelerin yeterli desteklerinin kazanılmasını güçleştirir.
    İşte PKK’nın başlattığı silahlı mücadelenin yaklaşık bir buçuk yıllık pratiğinin sergilediği sonuçda budur. PKK, kadrolarının önemli bir bölümünü yitirmiş, silahlı propagandanın yarattığı avantajlardan –ülke zemini açısından- gereği gibi yararlanmamış, yer yer kitlelerin pasif desteğinden yararlanmakla birlikte mevzi de olsa onların yeterli desteğini sağlayamamıştır.
    3- Ülke zeminini hedefleyen bir silahlı mücadele açısından, Kuzey Kürdistan ve bölge yurtsever-devrimci güçlerinin durumu ve aralarındaki dayanışmanın düzeyi de son derece önemlidir.
    Bilindiği gibi ulusal kurtuluş savaşı, toplumun değişik sınıf ve katmanlarını kapsayan bir savaştır. Dolayısıyla zaferin geleceği bir yönüyle, ulusal kurtuluştan yana olan sınıf ve tabakaların, şu ya da bu biçimde onları temsil eden örgülerin birliğine, ittifakına bağlıdır. Ayrıca ülkemiz açısından olduğu gibi bölgedeki devrimci gelişmeler bakımından da, bölge yurtsever, ilerici ve devrimci güçleri arasında asgari bir koordinasyonun sağlanması, ortak dayanışma-savunma stratejisinin örgütlenmesi başarıyı etkileyen diğer önemli bir faktördür. Ancak bunu, her hal ve şartta silahlı mücadeleyi başlatmanın önüne aşılması zorunlu bir ön koşul olarak koymak doğru değildir. Çünkü ulusal demokratik güçlerin birliği ve bölgedeki yurtsever-devrimci güçlerle gerkli dayanışmanın örgütlenmesi, bazen savaş sürecine de tekabül edebilir.
    Fakat bu, bir bütün olarak sorunun can alıcı önemini hafife almak, yurtsever, ilerici ve devrimci güçlerin içinde bulunduğu somut durumu, aralarındaki ilişkilerin seyrettiği olumsuz düzeyi tümüyle göz ardı etmek ve günübirlik politikalarla, “yeri göğü biz fethedeceğiz” mantığıyla yola koyulmak demek değildir. Ne ki PKK, tam da bu mantıkla hareket etti. Ülke zeminini hedefleyen silahlı mücadeleninin, yurtsever güçlerin birliği yolunda belirli adımların atılmasına ve bölge düzeyinde asgari dayanışmanın önünde engel oluşturan bazı faydacı ve dar anlayışların aşılmasına denk düşürülmesini kavrayamadı, buna uygun bir çalışmanın zorunluluğunu umursamadı. Ve söz konusu etkenlerin, mücadeleyi yakından etkileyebileceğini görmedi veya görmek istemedi. Dahası, O, zamanlama olayının, devrimci sürecin öznel karakteri ile olan diyalektik bağıntısını önemsememekle de kalmadı; omuzladığı ağır yüke rağmen, öteden beri yurtsever güçlere karşı sürdürdüğü “sol” sekter ve saldırgan politikasına devam etti. Bütün bu nedenler, PKK’nın yalnız başına düşmanla yüz yüze kalmasında belirleyici oldu. Buna, diğer bazı güçlerin PKK aleyhine geliştirdikleri tecrit kampanyası ve bu kampanyanın “önce can sonra canan” anlayışından kaynaklanan kaygılardan ötürü, bölge düzeyinde de gelişme olanağı bulması eşlik etti. PKK’nin yöneldiği yeni arayışar, geliştirmek istediği “yeni” ittifak anlayışı, O’nun bölgeden sökülüp atılmasını, hatta silahsızlandırılmasını hedefleyen çabalar ve buna karşı yine PKK’nin savurduğu tehditler vb. bir yönüyle “erken doğum”un yarattığı sancıların dışa vuran diğer göstergeleridir.
    İşte yukarda sıraladığımız nedenler ve daha şimdiden görülen göstergelerden ötürü, PKK’nın 15 Ağustos eylemleriyle başlattığı silahlı mücadele, “erken bir doğum”dur. Ve söz konusu nedenlerin somut bir ifadesi olan bu belirlememizi, ne PKK’nın kendine özgü “provokasyon” çığırtkanlığıyla kendisini dışa vuran ve özünde uzun erimli bir silahlı mücadeleye karşı oluştan kaynağını alan anlayışlarla, yine bu anlayışların sonradan “erkendir”, “zamansızdır” gibisinden alçak inişleriyle aynı kefeye koymak mümkündür. Çünkü, ülke zeminini hedefleyen, silahlı mücadeleyi “erken bir doğum” olarak belirleyen devrimimizin bugünkü koşulları, tırmandırılan sömürgeci-faşist teröre karşı devrimci alternatifin yaratılmasına hizmet edebilen, devrimci sürece ivme kazandırabilen savaşım yönelimlerini yadsımıyor. Ve “erken doğum”un bir ifadesi ya da sömürgeci-faşist vahşete karşı tepkinin bir yansıması olabilen eylem türlerinin düşmana yönelen yönleriyle desteklenmesini dışlamıyor; aksine gerekli kılıyor.
    Sorunun diğer ve esas önemli yanı, “erken doğum”un yapısında geliştirdiği ve önümüzdeki dönemde daha da geliştireceği sancıların, güçlüklerin aşılması; zaferin yakınlaştırılmasıdır. Bu mümkün müdür?.. Hiçkuşkusuz, düşmanın yoğun saldırıları, bulunulan dağınıklık ve örgütsel-siyasal yetmezlikler ortamında, bu sorunun üstesinden gelmek kolay bir iş değildir; ama mümkündür... Yeter ki, Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin kazandığı boyutlar, O’nun bünyesinde barındırdığı potansiyel devrimci sürecin dayattığı görevler ve “erken doğum”un yukarıda açıklığa kavuşturduğumuz nedenleri, diyalektik bir bütünlük içinde ele alınsın, vatan’ın bağımsızlık ve özgürlük davasının gerektirdiği fedakarlık ve atılganlık doğru kavransın!... Ve buna uygun politik yönelimler içine girilsin!.. Sorun bu bağlamda irdelendiğinde birincil mesele, mücadelenin Kürdistan devrimimizin gelişme yoluna uygun bir eksende örgütlenmesi, sürecin öne çıkardığı görevlerin omuzlanarak söz konusu örgtlülüğün geliştirilmesi ve güçlü bir işçi sınıfı hareketinin yaratılmasıdır. Ki bu, devrimci alternatifin yaratılmasında önemli bir kilometre taşı olacaktır. Örgütsel siyasal birlik sorununda, karşımıza şu ya da bu biçimde çıkan bu konu, çıkışımızdan bu yana, teorik ve pratik planda hareketimizin gündemindedir. Ve ayrı bir değerlendirme konusudur. Ancak şu kadarını belirtelim ki, bu konuda netleşmeyenlerin netleşmeleri, somut adımların atılması gerekiyor artık.. İkincisi, ülke düzeyinde düşmana karşı güçleri birleştirmek, bölge planında zulme, sömürü ve saldırılar karşı güçleri birleştirmek, bölge planında zulme, sömürü ve saldırılara karşı en geniş kesimlerlle dayanışma ve karşılıklı yardımlaşmanın kazandığı önemi kavramak ve kavratmak için enerjik bir çaba harcamak, duygusallığa, bölgedeki devrimci gelişmelerin genel çıkarlarını yadsıyan ilişkilere yer vermeyen doğru bir politika geliştirmek ve bu yolda somut adımların atılmasını sağlamaktır. Ne var ki, bu da, tüm aciliyetine rağmen, kısa sürede üstesinden gelinebilecek bir sorun değildir. Özellikle son gelişmeler, çatışma ve politik cinayetlerle, örgütlerarası ilişkilerin kazandığı tehlikeli boyutlar, bu yolda mesafe katedilmesini daha bir zorlaştırmakta; soruna yeni boyutlar kazandırmakta ve ateşkesin sağlanmasını ön plana çıkarmaktadır. Ancak soruna salt ateşkes çerçevesinde kalan bir yaklaşım, ülke ve bölge yurtsever güçleri arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesine, asgari demokrasi kurallarının örgütler arası ilişkilere egemen kılınmasına, birlik ve dayanışmanın geliştirilmesine köklü bir çözüm olmaktan uzaktır. Bu bakımdan, -daha önceleri de değişik vesilelerle belirttiğimiz gibi- kavranması gereken ana halka, bölgedeki devrimci gelişmelerin ve özellikle Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin gelişme yolunu tıkayan, “kör bir düğüm” haline gelen iç çatışmaların sebep ve sonuçları ile birlikte ele alınması, doğru devrimci politikanın bilince çıkarılması ve örgütlenmesidir.

 

İç Çatışmalar ve Yurtsever Güçleri Bekleyen Görevler
 
Bilindiği gibi, toplumumuzun önünde bulunan tarihsel devrim aşaması, ulusal demokratik devrimdir. Dolayısıyla devrimimiz bu ilk aşamada, toplumun değişik sınıf ve tabakalarını kapsayan bir mücadeleyi içerir. Ve değişik toplum kesimlerinin birliğini esas almak durumunda olan bağlaşıklar politikası da buna göre biçimlenir. Ulusal kurtuluş sürecine tekabül eden bağlaşıklar politikasında kavranması gereken ana halka ise, kimin ne ölçüde devrimci olduğu değil, tersine siyasal eğilimleri ve dini inançları ne olursa olsun vatanın bağımsızlığı ve özgürlüğüne olan bağlılıktır. Ancak toplumun bu değişik sınıf ve tabakalarını, ülkenin önünde bulunan tarihsel devrim aşamasının stratejik hedefleri üzerinde birleştirmek sanıldığı kadar kolay değildir. Ve sadece ülkenin bağımsızlığa kavuşturulması ekseninde çıkarları çakışabilen söz konusu toplum kesimlerinin asgari istemlerini programlaştırmakla da sorunun üstesinden gelinemez. Çünkü böylesi programların oluşturulması birliğin kendisi değil, yalnızca birlik isteminin somut bir ifadesidir. Biriğin kendisini belirleyen esas sorun, söz konusu program hedeflerine denk düşen savaşım süreçlerinde mesafe katedilirken, farklı toplum kesimlerinin çıkarlarını uyum içine sokabilmek, toplumsal sınıf ve tabakalar arasında kaçınılmaz olan ideolojik mücadeleyi buna uyarlamak, karşılıklı güven ortamının yaratılmasına özen göstermek ve buna uygun politik tutumlar, taktikler geliştirmektir.
    Ayrıca bu, bazı aklı evvellerin sandığı gibi işçi sınıfının bağımsız politikasından ödün vemek, onun sınıfsal ve siyasal çıkarlarını hafife almak ya da yadsımak demek değil, aksine bilimsel sosyalist politikaların bir gereğidir. Ve ancak örgütlü işçi sınıfı ve onun denenmiş politikası belirttiğimiz esneklik çeçevesinde değişik toplum kesimlerinin, sallantılı ve kararsız güçlerin ortak hedeflere yöneltilmesinde motor işlevi görebilir. Aynı politik olgunluğun ve duyarlılığın bölgede, emperyalizme, faşizme ve gericiliğe karşı mücadele eden örgütlerle dayanışma, işbirliği, hatta ittifakların geliştirilmesinde de –karşılıklı olarak- gösterilmesi gerektiği açıktır. Bilimsel teorinin sunduğu bu verilere, farklı gelişme aşamalarında ulusal ve sosyal mücadelelere sahne olan ülkelerin zengin deneyimlerine rağmen, düşmana karşı savaşta yurtsever, demokrat ve devrimci güçler arasındaki sorunların aşılması, engellerin bir bir sökülerek atılması ve en geniş toplum kesimlerinin ortak asgari hedefler etrafında birleştirilmesi, sıkıntılı ve sancılı süreçlerden geçerek gerçekleşebiliyor ancak... İşte ülkemiz Kürdistan’da bir bütün olarak ulusal demokratik hareket, bu anlamda ama daha yoğun bir süreci yaşadı, yaşıyor, daha da yaşayacağa benziyor. Bu bakımdan örgüt içi ve örgütler arası sorunların kazandığı tehlikeli boyutları, kolaycı duygusal ve çıkarcı yaklaşımların ötesinde, ulusal hareketin tarihsel evrimine, ülkemizin ve bölgenin nesnel ve öznel koşullarına bağlı olarak ele almak gerekir.
    Herşeyden önce Kürt ulusal demokratik hareketi, iç çatışmaların beslediği kardeş kavgasının yarattığı tahribatları yapısında geliştiren “talihsiz” bir birikime sahiptir. Kuşkusuz bu, bazı spekülatör çevrelerin yaygınlaştırmaya çalıştıkları gibi halkımıza özgü bir yazı değil; kökleri tarihin derinliklerine uzanan ve amansız bir sömürü ve baskı altında tutulan toplumumuzun ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel geriliğinin izlerini taşıyan bir fenomendir. Yakın tarihimze kadar feodal, burjuva ve küçük burjuva güçlerin ulusal harekete egemen olmuş olmaları, Kürdistan’ın parçalı durumu ve düşman güçlerle çevrili olması, sömürgeci güçlerin bizzatihi ulusal kurtuluşçu örgütlerin sınıfsal-siyasal yapılarından, zaaflarından yararlanarak onları birbirlerine karşı kullanmaları ve benzeri etkiler tarihin bu olumsuz mirasını canlı tutmaktadır. Öyle ki, bu, İran (Kuzeydoğu) Kürdistanı ve özellikle Irak (Güney) Kürdistan’ında, halkımızın özgürlük ve demokrasi mücadelesi karşısında ciddi bir engele dönüştü, kardeş kavgasında akıtılan kanlar yurtsever örgütleri kalın kin ve intikam duvarları ile birbirlerinden ayırdı, düşmanın işini kolaylaştırdı, kolaylaştırıyor. Ayrıca kardeş kavgasının mücadeleye verdiği zararlar bu parçalarla sınırlı kalmadı, diğer parçalardaki gelişmeleri, topyekün Kürdistan halkını ve bölgedeki ilerici gelişmeleri derinden etkiledi, etkiliyor.
    İşte Kuzey Kürdistan ulusal demokratik hareketi de, tarihin bu kötü mirsından payına düşeni aldı. Sait Elçi ve Sait Kırmızıtoprak’ın öldürülmeleriyle sonuçlanan hazin olaylardan sonra ulusal hareket uzun süre toparlanamadı. Ancak 70’li yılların ikinci yarısında, toplumdaki değişim ve gelişime paralel olarak çağdaş kurtuluşçu görüşler etrafında yeniden boyutlandı. Bu dönem, aynı zamanda Kürdistan işçi sınıfının, ulusal ve enternasyonalist görevlerini kavramaya başladığı, bilimsel dünya görüşünün Kürt ulusal hareketinde var olagelen boşluğu doldurmak üzere tarih sahnesine aktığı bir dönemdi. Dolayısıyla günümüz ulusal demokratik harketi (K. Kürdistan kastediliyor), ulusal hareketin tarihi birikimi üzerinde yükselen ama ağırlıklı olarak 70’li yılların ürünü olmak bakımından avantajlı bir konumdaydı.
    Bu avantajlı konum, aynı zamanda ulusal demokratik hareketin önüne tarihi görevler koyuyordu. Ve bu görevlerin bir tanesi de ulusal kurtuluş devriminin mantığını kavramak, tarihimizden ders çıkararak değişik sınıf ve tabakaların görüşlerine saygılı olmayı öğrenmek, demokrat ve devrimci güçlerin birliği sorununu örgütsel, grupsal çıkarların üstünde tutmaya özen göstermekti. Ne var ki, tarihimizin zengin birikimlerine, toplumsal ve siyasal yapıdaki değişmelere ve çağdaş düşüncenin yaygılaşan etkisinin sunduğu olanaklara rağmen bu yapılamadı. Aksine devrimci-demokrat ve sosyalizm yönelimli yapıda yeni oluşumlarla birlikte, toplumsal, siyasal ve kültürel yapıdaki çarpık ve sancılı değişimin izlerini taşıyan birbirini sindirememe, birbirlerinin varlıklarını kabullenmeme gibisinden hazımsızlıklar da kendisini göstermekte gecikmedi. Ardından günden güne dozajı artan “eleştiriler”, dedikodu kampanyaları, ithamlar, suçlamalar, biribirlerinin politik çalışmalarını engellemeler, kavgalar, adam öldürme olayları ve çatışmalar başgösterdi. Ve nihayet 12 Eylül yenilgisiyle ulusal demokratik hareket yeni bir döneme girdi.
    12 Eylül sonrası dönem, Türkiye devrimci-demokratik hareketinin yanı sıra Kuzey Kürdistan ulusal demokratik hareketi bakımından da tarihi bir öneme sahipti. Ne var ki ulusal demokratik hareket, bu tarihi fırsatı da gereği gibi değerlendiremedi. Diğer bir deyişle, O yediği ağır darbelere, karşılaştığı çok yönlü sorunlara rağmen, faşizm karşısında aldığı yenilginin öğreticiliğinden yararlanamadı, kendi kendisini eğitip yenileyemedi. Dolayısıyla değişik türde ve boyutlarda sorunlarla karşı karşıya kaldı. “Siyasi merkezin temel mücadele alanı dışına düşmesi, zaten zayıf olan denetim geleneğinin büyük ölçüde ortadan kalkması, kitle bağlarının önemli oranda zayıflaması, hatta bazılarının tümüyle kitlelerden tecrit olması”, “bağımsızlaşma” ve benzeri küçük burjuva dürtülerin delişmesi, yüreksiz unsurların daha az fedakarlık isteyen saflara yönelmesi vb. Tek tek örgütlerin, dolayısıyla ulusal demokratik hareketin sorunlarını daha bir derinleştirdi. Eski yapılarını “ihya” etmek isteyen örgütler tökezledi. İdeolojik, politik ve örgütsel yetmezlikler, kofluklar daha bir açığa çıktı. Ayrışma, saflaşma ve dökülmeler boy verdi. Ama bütün bunlara rağmen, ezici çoğunluğuyla parti, örgüt ve gruplar yenilgiye, bunalıma ve bunların öne çıkardığı ağır sorunlara kaynaklık eden nedenleri kendileri dışında aramaya devam ettiler. Bu eksende çakışan sağlı-“sol”lu anlayışlar bunalımı daha da derinleştirdiler.
    Tam bir kaosa dönüştürülen bu durum, özellikle örgütsel yapıları sarstı. Ve sorunlar, bilinçli olarak örgütler arası ilişkilere taşırıldı. Böylece örgüt içi ve örgütler arası sorunlarda, 12 Eylül öncesini fersah fersah gerilerde bırakan faydacı, makyavelist, fırsatçı, komplocu ve tasfiyeci yönelimler içine girildi. İşte bugün yurtsever, demokrat ve devrimci örgütlerimiz arasında tehlikeli boyutlara varan çatışmalar, mücadele tarihimizin ibret dersleriyle dolu böyle bir süreçte adım adım geliştirilen politik yaklaşımların yapılarında kronikleştirdikleri olumsuz birikimlerin ürünüdür. Bu sorunun bu noktaya getirileceği, dünden belliydi. Dün bunu gören hareketimiz, söz konusu yanlış ve sakat eğilimlerin yapılarında geliştireceği tehliklere işaret etmiş, şiddetin ve soğukkanlılıktan uzak kolaycı yaklaşımların çözümleyici olmayacağını, aksine tahrik edici bir işlev göreceğini ve düşmanın işine yarayacağını değişik yönleriyle ortaya koymuştu. (Bak. Roja Welat, s. 19-20) Gelinen nokta bu tespitimizi doğrulamakla kalmıyor; bu gerçeği kitleler, bölge ve uluslarası kamuoyu nezdinde açığa çıkarıyor. Yurtsever-devrimci hareketin, alternatif arayışı içinde bulunan yığınlar ve demokratik kamuoyu önünde prestij yitirmesine neden oluyor. Dayatılan sömürgeci-faşist savaş karşısında halkımızı demoralize ediyor, umutsuzluğa itiyor.
    Diğer yandan iç çatışmalar, bu çatışmaları besleyen nedenler salt Kuzey Kürdistan ulusal demokratik güçleriyle sınırlı kalmıyor; bölge yurtsever, ilerici ve anti-faşist güçlerini kapsayan geniş bir alana yayılıyor. Dolayısıyla gerici bölge devletlerinin ve özellikle sömürgeci faşist Türk devletinin –polis teşkilatı bünyesinde oluşturduğu “Terörle Mücadele Harekat Daire Başkanlığı” örgütüyle- devreye girmeleri için son derce elverişli bir ortam yaratıyor. Soruna daha ciddi boyutlar kazandırıyor.
    Sorunun ciddi olduğu artık tartışma götürmüyor. Yurtsever-devrimci hareket sorunlarını hafife almakta ısrar etmiyorsa, günümüz koşullarında özellikle önem kazanan bu sorunu ciddiye almak, iç çatışmalara son vermek ve köklü çözümler üretmek zorundadır. Kuşkusuz Irak (Güney) Kürdistan’ında, İsviçre İsveç, Danimarka ve Fransa’da yer alan olaylardan, politik cinayetlerden sonra bu yolda atılması gereken adım, ateşkesin sağlanmasıdır. Bu konuda çaba gösteriyoruz. Tüm yurtsever-devrimci güçlerin çaba göstermesi gerekir. Anak bu, -sık sık vurguladığımız gibi- bir başına köklü çözüm olmaktan uzaktır. Çünkü orta yerde ciddi anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar, ithamlar ve birbirlerini tasfiye etmeyi hedefleyen politik yönelimler var. Eğer amaçsoruna köklü çözümler getirmek ise, karşıt taraflar haline gelen söz konusu politik yönelimleri irdelemek, onların yurtsever-devrimci güçlerin birliğini ve dayanışmasını yadsıyan yanlış ve sakatlıklarını sergilemek ve bu yönelimlerini törpülemek için ilkeli bir tutum geliştirmek gerekir.
    Örgüt içi ve örgütlerarası soruların bugünkü tehlikeli aşamaya gelmesinde, hiçkuşkusuz birinci derecede sorumlu olan PKK’dır. Bilindiği gibi PKK, çıkışından bu yana yurtsever, ilerici güçlerin ezici bir çoğunluğunu düşman ilan etmiş, geriye kalanları yuvarlak genellemeleri içinde aynı kefeye koymaktan geri kalmamıştır. Ayrıca O, kendi içinde ve kendisinden ayrılan birçok insanın kanına girdi, giriyor. Özellikle son dönemlerde bunu daha bir geliştiren PKK, gerek kendi içindeki ideolojik, politik ve örgütsel sorunlarda (gerçek anlamda ajanlaşan unsurlar kastedilmiyor), gerekse ülke ve bölge düzeyindeki bazı yurtsever-devrimci güçlere karşı yürüttüğü “ideolojik” mücadelede, ajan-provakatörlük suçlamalarını, onların şu ya da bu emperyalist, sömürgeci-gerici devlete bağlı oldukları gibisinden soyut iddiaları, giderek belirgin bir politika haline getiriyor. Bunu, söz konusu belirlemelerinin “meşru” kıldığı ve yer yer başvruduğu şiddet eylemleriyle, politik cinayetlerle hayata geçiriyor. Dahası O, yaşanılan “kör döğüşü” devam ederse kendisince “yaratmakta olduğu hukuk”un bir gereği olarak “işbirlikçi sol”a yönelik politik cinayetlerini daha da sistemleştirerek geliştireceğini belirtiyor; yurtsever ve devrimci konumda yer alan güçlerin büyük bir bölümünü tehdit ediyor.
    Açıktır ki bu, tasfiyeciliğin “meşrulaştırılması” ve onun şiddetle pekiştirilerek temel politik bir yönelim haline getirilmesidir. Ve böyle bir yönelimin, devrimci hukuk ya da demokrasi ile badaşır hiçbir yanı yoktur. PKK da bunu, “hukuk” ya da “demokrasi” olarak -kendi insanlarının bir kesimi dışında- kimseye yutturamaz. Kaldı ki hukuktan söz eden PKK’nın öncelikle demokrasiyi sindirmesi, kendi dışındaki güçlerin varlıklarını hazmetmeyi öğrenmesi, kendi içinde de görüş ayrılıklarının olabileceğini benimsemesi gerkiyor. Ki bu, reformizme, uzlaşmacılığa karşı mücadelede haklı bir konumda olmanın da bir gereğidir. Yine bu, bir yönüyle PKK’nın da uğrunda savaştığı, kutsal davaya bağlılığın bir gereği, ve hem de bir ölçütüdür. Bu bakımdan “yeri göğü fethetmek” iddiasında olan PKK, Kürt halkının kurtuluşu için yürüttüğü savaşımın ciddiyetini kavramak; bizzatihi ideolojik, politik ve örgütsel yapısından kaynağını alan ciddi hataların, vatanın bağımsızlık ve özgürlük davasına verdiği zararları görmek, kardeş kavgasını “meşru” kılan söz konusu poitik yönelimini aşmak zorundadır.
    Öte yandan, örgüt içi ve örgütler arası sorunların vardığı tehlikeli boyutların tek hamisi olarak PKK’yı görmek, ya da öyle göstermek; dolayısıyla reformist güçlerin sorunları derinleştiren yönelimlerini görmezlikten gelmek de doğru ve samimi bir yaklaşım değildir. Çünkü olayların akışında, PKK’nın belirleyici payının yanı sıra, devrimci mücadelenin kazanımlarını korumak, örgüt içi ve örgütlerarası sorunların çözümünde asgari demokrasi ilkelerini yerleştirmek görünümü altında problemleri tersten çözümlemeyi hedefleyen, yurtsever-devrimci güçlerin birlik ve dayanışmalarını yadsıyan ve PKK meselesinde doruk noktasına vardırılan reformist tasfiyeci yönelimlerin önemli katkılarını da görmek, açığa çıkarmak gerekir.
    PKK’nın politik cinayetlerine karşı durmak, onun sol yelpazede yer alan güçlerin büyük bir bölümünü hedefleyen şiddete dayalı tasfiyeci yönelimini kitleler nezdinde bilince çıkarmak, tarihsel bir göervdir. Ancak bu yapılırken, düşmanın penceresinden bakmamak, eleştirinin keskin ucunun düşmana karşı olmasına özen göstermek ve düşmanın ağır saldırıları ile karşı karşıya bulunan PKK’nin yutsever bir örgüt olduğunu unutmamak gerekir. Oysa devrimci mücadelenin kazanımlarını korumak adına çığırtkanlık yapan bazı reformist güçlerin yaptığı, tam da bunun tersidir. Ki bu çevrelere göre, PKK’nın düşmana karşı şu ya da bu biçimde yürüttüğü mücadele etrafında şaibeler yaratmak, onun gizli sırlarını, ilişkilerini deşifre etmek, ilerici-demokrat kamuoyuna onu gammazlamak ve böylece sağladığı desteği kesmek, ya da birilerini kullanarak bütün bunları icra ettirmek mübahtır!.. Burjuva demokrasisine geçiş beklentilerinin, “önce can sonra canan” kaygılarının ve devrimci dünya görüşüne karşı işleyen eğilimlerin güçlendirdiği bu tavrın, PKK’ya yönelen bir tasfiye hareketine dönüştüğü açıktır. Dolayısıyla ülke, bölge düzeyinde kardeş kavgasını tahrik eden ve düşmanın işini kolaylaştıran tasfiyeciliğin bu biçimine de karşı koymak, reformist güçlerin bu yönelimini teşhir etmek de devrimci bir görevdir.
    Amacımız, fırsattan istifade ederek birilerini mahkum etmek değil; yurtsever-devrimci güçlerin birlik ve dayanışmalarını baltalayan, toplumumuzun bağrında derin izler bırakan kardeş kavgasını önlemek, tehlikeli boyutlara varan tasfyeci yönelimleri geriletebilecek ilkeli ve doğru bir tutum geliştirmektir. Kuşkusuz doğru devrimci poilitikanın bilince çıkarılması, herşeyden önce siyasi hayatın gelişmesine ve bu yolda caydırıcı bir gücün oluşturulmasına bağlıdır. Bu ise, bir süreçsorunu olarak önümüzde duruyor. Görev, tüm yurtsever-devrimci güçlerin birlik ve dayanışmalarını yadsıyan düşünce ve davranışlara karşı birlikte durmak, soğukkanlılığı elden bırakmamak, ilkeli, esnek ve kararlı adımlarla bu süreci kısaltmaktır.
    Bunun için yurtsever-devrimci güçler olarak ilk aşamada:
    - Politik cinayetlere, kardeş kavgasına son vermeli; ateşkesin sağlanması için çaba harcamalıyız!..
    - Tasfiyecilik, yursever-devrimci hareketin genel çıkarlarını yadsır. Doğrular ve yanlışlar siyasi hayatın gelişimi ve mücadele sürecinde açığa çıkar. Buna olanak tanımalı, diyalektiğin bu yasasını özümsemeli, ideolojik mücadele-politik dostluk ilkesini kavramalı, sorunlarımızı görüşme ve tartışmalarla aşma prensibini benimsemeliyiz.
    Görevimiz, birbirimizi yok etmek için savaşmak değil, halkımıza dayatılan amansız savaşta yerimizi almak üzere mevzilenmektir!..
    - Ulusal kurtuluş savaşımızda değişik sınıf ve katmanların, onların siyasal ve demokratik örgütlerinin yerleri vardır. Hiçbir örgüt, yurtsever bir konumda bulunan başka bir örgütü ya da kişileri halk adına yok etme veya afaroz etmek hakkına sahip değildir. Bu tür eğilimler, yurtsever-devrimci güçlerin birlik ve dayanışmaları yolunda mesafe katetmekle kırılabilir. Bunun için örgütlerin birbirlerini tecrit ve tasfiye etme yönelimlerine birlikte karşı koymalı; örgütsel, grupsal ve bölgesel çıkarların, yurtsever-devrimci hareketin genel çıkarlarının önüne konulması yeltenişlerine kararlıca karşı durmalıyız!..

(*) Bu yazı Eruh ve Şemdinli baskınları (15 Ağustos 1984) ardınan kaleme alındı ve ilk olarak K. Saleh imzasıyla Roja Welat’ın 35-36’ncı sayılarında (1985); ikinci olarak da Zeki Adsız, Devrimci SüreçBirlikler Sorunu Faşizme ve Sömürgeciliğe karşı mücadele Perspektifleri” (Heviya Gel Yayınları, 1991, Almanya) adlı kitapta (ss. 103-116) yayınlanmıştır.

© www.zekiadsiz.com

 
   
 

 

 

   
RESIMLER HAYATI ANISINA ESERLERI MESAJ