Genel Sekreterliğe | Açlık Grevi | Yayın Organına

TKSP MK GENEL SEKRETERLİĞİNE

Avrupa’daki Çalışmalarımız, AK’nin 1 nolu Genelgesi, Bazı İddialar ve Son Gelişmeler Hk.
 
Partimizin Avrupa’daki (değerlendirmeye temel alınan F. Almanya’dır) siyasal ve demokratik çalışmalarını değerlendirmek ve gerçekçi çözümler dayatan sorunları, bu sorunların nedenlerini ve sorumlularını tesbit etmek; 2- AK’nin 1 nolu genelgesini; 3- Oportünist ögelerin dervimci ögelere karşı operasyonlara geçişini belirli bir bütünlük içinde irdelemek gerekir.
    Avrupa’da Kürdistan’lı işçi ve öğrencilerin ağır ve zor çalışma ve yaşam koşullarıyla karşı karşıya olduğu, Partimizin yurtdışındaki işçi ve öğrenci kitlesini zamanında örgütlemek ve yönlendirmek için yeterli çaba harcayamadığı bir gerçektir. Ancak bu, çözümsüzlük (!) noktasına getirilen sorunlara gerekçe yapılamaz. Çünkü, sorunlar büyük ölçüde son 1,5 yıllık çalışmaların ürünüdür. Ve temelde oportünist bürokratik ve bireyci pratik örgütsel çalışma anlayışından kaynaklanmaktadır.

Parti Üyeliği ve Kolaycı, Oportünist Anlayışın Avupa Örgütünü Yozlaştırması, Legalize etmesi
 
Partimzi, Avrupa’da yürüttüğü siyasal ve demokratik çalışmalarda, birtakım maddi olanaksızlıklarla birlikte, temel mücadele alanımızdan farklı, yani daha elverişli çalışma koşullarına sahiptir. Diğer taraftan Partimiz, ağır baskı ve gizlilik koşullarında savaşını sürdürmek durumundadır. Faşizm şartlarında mücadelenin daha bir zorlaşması da gizliliğin titizlikle korunmasını kesin bir biçimde dayatmaktadır. Ve gizliliğe ilişkin görevler, rahat çalışma koşullarına rağmen AÖ. içinde aynı ölçüde geçerlidir. Çünkü: 1- AÖ’müzü, Partinin genel yapısal işleyişinden soyutlamak mümkün değildir. Zira Onun bir birimidir. Ve AÖ’müzün yapısal sorunları, Partinin örgütsel yapısını şu ya da bu ölçüde etkiler. 2- Avrupa’da çalışan Kürdistan’lı işçi ve öğrencilerin Kürdistan’la canlı ilişkileri vardır. Bu anlamda Avrupa’daki dejenarasyonun, deşifrasyonun temel mücadele alanlarımızda, örgütsel yapımızı, kadrolarımızı olumsuz yönde etkilemesi kaçınılmazdır. Ve daha şimdiden bu tip olumsuz örneklere rastlanmaktadır. (Örneğin, H...’nin kar.’nin E....’da biz C’yi ihraç ettik demesi ve B’nin tepki göstermesi, S....’deki tavrı.) 3- Türkiye MİT’inin özellikle 12 Eylül’den sonra yurt dışında yoğun bir çalışma içine girdiği ve hareketimizi baş hedef seçtiğine kuşku yok. MİT’in Avrupa istihbaratının desteğini de sağlayarak hareketimz hakkında çok yönlü bilgiler elde etmeye çalışması ve edindiği bilgileri merkezileştirerek, bunları -temel mücadele alanlarımızda- yeni operasyonlar için malzeme olarak kullanması büyük bir olasılıktır.
    Ülkemz koşullarında dün olduğu gibi bugün de Partinin korunması bir numaralı görevdir. Bunun da temel koşulu, en sıkı gizlilik ilkelerini, kurallarını gün ışığına çıkarmak ve pratik mücadelede edinilen deneylerle onları geliştirerek, pratik örgütsel çalışma anlayışımızın kopmaz bir parçası haline getirmektir. Yukarıda beliritilen gerekçelerle en sıkı disiplin ve gizliliği AÖ. için de geçerli olduğunu bir kez daha belirtmekte yarar var. Bu objektif gerçeklik karşısında AÖ.müzde gelişen, geliştirilen deşifrasyonun, gevşekliğin kaynağına inerek varılan noktanın nedenlerini, sorumlularını tesbit etmek, AK’nin söz konusu genelgesi ile neyin amaçlandığını ve oportünist ögelerin manevralarını sergileyerek sorunlara acilen müdahale etmek gereklidir. Bunun için, biraz gerilere giderek Parti örgütümüzün oluşturulmasına, yaygınlaştırılmasına ve Partiye üye almada egemen olan kolaycı anlayışa bakmak gerekir, öncelikle.
    AÖ’müzün ne zaman, nasıl ve kaç kişiyle oluşturulduğu konusunda yeterli bir bilgiye sahip değilim. Birbuçuk-iki yıl öncesine kadar bir veya iki kişinin Parti üyesi olduğu kansındayım. Daha sonra Hevra örgütü feshedildiğinde “bu örgütün MK. üyelerinin Partinin doğal üyeleri’ haline getirildiği ve Parti örgütlenmesinin bizzat yetkili arkadaşlarımızın sorumluluğunda (birinci ve ikinci AK’leri) hızlandırıldığı bilinen bir gerçektir.(1) Zaten değerlendirmeme temel teşkil eden de bu dönemdir. Yani yeni(!) dönem çalışanlarıdır.
    Partiye alınan üyelerin nitelikleri ve kolaycı anlayışın AÖ’de yarattığı tahribata, dejenarasyona geçmeden önce Lenin’in konumuza ışık tutan belirlemesine bakalım:
    “Böyle bir örgütün üye sayısını ne kadar kısıtlarsak, ve meslek olarak devrimci çalışma ile uğraşan, siyasal polisle savaşım sanatında meslek eğitimi görmüş olan üyelerin yalnızca örgüte katılımasına olanak verecek kadar kısıtlarsak otokratik bir ülkede böyle bir örgütü ‘yakalanmak’ öylesine güçleşir.”
    İşte Lenin’in belirlemesi ve birinci, ikinci AK’nin örgütlediği insanlarımız. Bu konuda fazla bir şey söylemeye gerek yok. Örgütlenen kişilerin yaşamlarına, zaaflarına, fedakarlıklarına, yürekliliklerine, uzun vadeli mücadelede tökezleyip tökezlemeyeceklerine bakılmadan; ciddi pratik deneylerden geçirilmeden Partiye alındıkları açıktır. Hatta bu insanlarımızın birçoğuna, örgütlenirken, Parti program ilkeleri ve tüzük bile kavratılmamıştır. Ve Parti üyeliğine hazırlanması için -üye edilmeden önce- en ufak bir çalışma yapılmamıştır. Zaten AK’nin 1 nolu genelgesinde “Parti üyelerinin bir çoğunun aktif ve militan bir yapıda olmadıkları....” (abç) biçimindeki ünlü (!) belirlemesi, -bu belirleme başka amaçla yapılmasına rağmen- bu gerçeği kısmen de olsa belirtiyor. AÖ’ndeki olaylar ise bunun canlı kanıtlarıdır.
    AK, “aktif”liği uzun nefesli koşma, “militan”lığı da kavga gürültü anlamında almıyorsa, bu “aktif ve militan yapıda” olmayan üyeleri kimler Partiye aldı? Ve hangi anlayışa dayanılarak alındı? Evet, söz konusu insanlarımızı Partiye alanlar, bugün kendi tahribatlarını gizlemek için, bir kalemde tabanı yargılayanlardır. Ve dayanakları da “parti programının ilkelerini tanıyan ve Partiyi gücü yettiği kadar destekleyen herkes parti üyesidir.” (abç) anlayışıdır. İşte AK, bu oportünist anlayışı gizlemek, bu anlayışın yarattığı tahribatın sorumluluğunu üyelere yüklemek için böyle bir yargılamaya varmıştır.
    Dahası var! Önüne geleni örgütleyeceksin (M...H. vb.), derneklerde sorun yaratan, cezalandırılan üyelerin tavrına seyirci kalacaksın, hatta onlara önemli görevler vererek şımartacaksın (N., Z. ‘bir ara ................ gönderilmek için S. Tarafından öneriliyordu’, M.), Parti üyelerini haklarında Parti kararı olmadan karalaycaksın (MG. ...... evinde, KOMKAR YK’nu, 12 Eylül Komitesini evde), Parti üyeleri hakkında -yine parti kararı olmadan- bir gün “militandır, aktiftir” diyeceksin, arkasından “alçaktır, hastadır, lümpendir” diyerek her gün yeni bir yargıda bulunacaksın (C., H., A. vb.) ve sorunlar büyüdüğünde, tabandan tepkiyle karşılandığında kendini kurtamak için temizleme operasyonuna başlamak üzere kaleme sarılacaksın. Ve bunu da yaparken tabandaki insanları birbirine düşürüp yağdan kıl çeker gibi aradan sıyrılmayı düşleyeceksin. (M... Der. Kon., F... Der. Sorunlar ....,) .... yanlış anlaşılmamalıdır, gerçekten hasta olan insanların temizlenmesi konusunda, dün olduğu gib bugün de tavrım açıktır. Harekete ayak bağı olanlar kim olursa olsun -koşulları yaratılarak- temizlenmelidir. Zaten tecrit edilmesi gerekenleri, üyeliği askıya alınanları savunan yok. Sorun bu olup bitenlere neden zamanında müdahale edilmediği ve “atı alan Üsküdarı geçti”kten sonra müdahale gereği duyulduğu sorunudur. Bu da açıkyüreklice, dürüstçe yapılsa neyse!... Fakat ne yazık ki, bu da postu kurtarmak için yapılıyor.
    Devam edelim, AK’nin yayınladığı genelgenin 4. sayfasında şöyle deniyor:
    “Partimiz her ne kadar ismini açıkladıysa da O, gizlilik koşullarında çalışıyor. Bu durum ise gizliliğin gerektirdiği kurallara kayıgsız şartsız ve titizlikle uymamızın zorululuğunu beraberinde getriyor.”
    “Ancak, bazı Parti üyelerinin bu kurala yeteri kadar titizlikle uymadıkları, gerek davranışlarıyla ve gerekse söyledikleri sözlerle bilerek veya bilmeyerek deşifrasyona neden oldukları görülmektedir.”
    “........, telefonların dikkatsiz kullanıldıkları görülmektedir.”
    “Kendisinin Parti üyesi olduğunu veya başkalarından farklı görevler üstlendiğini hissettirmek devrimcilikle bağdaşmayan Parti tüzüğü hükümlerine aykırı bir durumdur.”
    Bu parlak cümleleri iki yönüyle ele almak gerekir: Birincisi, belirtilen ölçülerin çok daha ötesinde deşifrasyon vardır. Söz konusu genelgede bu durum, ancak kısmen belirtilmiştir. Bu belirleme bu ölçüde gerçektir. Ancak, deşifrasyonun kazandığı boyutlar bir günde gelişmemiştir. Ve bu konuda da zamanında gerekli önlemler alınmamış, gelişmelerin arkasından sürüklenilmiştir. (Örneğin, M.’nin S... meselesini duymayan kalmadıktan, dernek sorunu tepkiyle KOMKAR’a ilettikten sonra ancak MK’nin gündemine gelmiştir. N. “benim S.’la ilişkim var” deyip bunu aylarca yaygınlaştırdıktan sonra -benim uyarım üzerine- kendisiyle görüşülmüştür. Yine “seçkin militanlarımız” (!) C. Ve Z. Halen de keyifleri istediğinde “bizim muhatabımız harekettir”, demeye davam ediyorlar. Yine MK’de bile gizliliği söz konusu olan ticaret meselesi ve bu konudaki rezaletleri duymayan kalmamıştır. Yine Parti üyelerinin birbirlerine, Parti sırlarını açmaları vb. örnekler...
    kincisi, AK’de görevli bazı kişilerin ve özellikle S.’nin geliştirdiği deşifrasyondur. Bu yönüyle meseleye bakıldığında genelgeyi kaleme alan ve imza koyan bazı kişiler, deşifrasyona ilişkin belirlemelerini kendileri için yapsalardı, sanırım gerçeği kısmen de olsa ifade etmiş olurlardı. Çünkü, asıl deşifrasyonu, onun koşullarını, gevşekliği ve disiplinsizliği geliştiren yetkili ve sorumlu bazı kişilerdir. Örnekleyecek olursak: 1- Yukarda belirttiğim, özel gizlilik geretiren mali konuya ilişkin K....’deki çalışmaları ve gelişmeleri duymayan kalmamıştır. Sorun derneklerde tartışılıyor. Bunun da bir numaralı sorumlusu AK’nin başında bulunan S.’dir. (2) 2- K., K....’e gönderdiği M. adındaki arkadaşa “sen K...’e gideceksin, senin maaşını KOMKAR verecek” diyor. Ve M. K....’e gelip bir süre çalıştıktan sonra, kimsenin kendisiyle ilgilenmediğini belirterek yakınıyor ve K.’nin kendisine söylediği sözleri önüne gelene söylüyor. (bana da söylendi, ve ben S. ve K. arkadaşı birlikte olduğumuz bir sırada K...’de uyardım.) Ayrıca S.’nin Köln trafiği ve anılan işle ilgili telefonlaşmaları dikkatini çekmedik kişi bırakmadı. 3- 12 Eylül’de yürüyüş toplanma alanında, yanımızda başkalarının da bulunduğu bir sırada K., H.’nun çenesine -deyim yerindeyse dürterek “ben sana bu kadar emek verdim. Yüzüne gözüne dursun.” demesi -kendisi başka amaçla da söylese- bir deşifrasyondur. Ayrıca sorumlu bir organda bulunan kişinin kesinlikle yapmaması gereken bir tavırdır. 4- Bir zamanlar Diyarbakır Genel-İş’te sürdürülen ve ipliği pazara çıkarılan “fiskos” ilişkileri S. tarafından alabildiğine geliştiriliyor. Çevre derneklerden gelenleri KOMKAR’da, herkesin dikkatini çekecek bir biçimde özel görüşmelere çekmesi, bazı bölelerdeki derneklerde sözü edilen “fiskos”u sürdürmesi derneklerde bile tartışma konusudur. Yine S’nin kendisini “aranan kişi” durumuna getirmek için her yola başvurduğu, hatta belli ölçülerde -hareketin çıkarlarını ayaklar altına alarak- başarılı olduğu tartışma götürmez! Yalnız telefon görüşmeleri buna yeterli bir kanıttır. 5- Örgütsel ilişkilerde, kadrolarla ilişkilerinde hiç bir kural tanımayan S., örgüsel yapıyı tahrip etmek, hiyerarşiyi laçkalaştırmak için elinden geleni yapıyor. (Ör., H.... mes., H... tüzük mes., B....’nin ......’da görev alması, A.... ve ileride üzerinde durulacak örnekler..) 6- Bütün bu yapılanlarla da yetinmeyen S., deşifrasyonu .......... üyeliğini bile belli yerlerde açıkça hissettirme noktasına vardırmıştır. (Sözlü tartışmalarımızda araştırılmasını istediğim konular arasında: Bazı Parti üyelerinin yanında “Benimle böyle konuşamazsın”, “Burada böyle konuşamazsın.” vb.)
    Bu ve benzeri örnekler çoğaltılabilir. Ayrıca benim bilmediğim çok şeyler de olabilir. Çünkü, Avrupa’daki Parti çalışmaları ve birimlerdeki gelişmeler konusunda yeterli bilgiye sahip değilim. Diğer taraftan, bunlar münferit olaylar değildir Ve el kol bağlayarak, günah çıkararak geçiştirilecek sorunlar da değildir. Ayrıca Partinin AÖ’de yaratılan tahribatların sorumluluğunu tabana veya bir kısım (!) üyelere yüklemeye çalışmak da çözüm değildir. Doğru çözüm, dejenarasyonu, deşifrasyonu ve gevşekliği geliştiren oportünist bürokratik anlayışı mahkum etmek ve sorumlularından hesap sormaktır.

Kollektif Çalışma ve Bireyciliğin Doruk Noktasında Somutlaşan Şeflik
 
Kollektif çalışma konusunda da AK’nin belirlemeleri -birbiriyle çelişen yönleri bir tarafa bırakılırsa- ilginçtir:
    “Ayrıca son zamanlarda kollektif çalışmanın hayata geçirilmesinde ortya çıkan eksikliklerin ciddi olarak kadrolar arasında tartışılması ve bunların aşılması için çaba gösterilmesi ile kitlelere açılma doğrultusunda sağlıklı adımların atılması olumlu gelişmelerin diğer göstergeleridir.”
    “Demokratik derneklerde ister yönetimde, isterse yönetim organı dışında bulunsunlar, üyelerin kollektif ve disiplinli bir çalışma içerisine giremedikleri görülmektedir.” (1. nolu gen. s. 1)
    “Dernek yönetim organları, alt birimlere ve kitleye hakim olamıyor, planlı programlı ve hedefleri açıkça belirlenmiş bir çalışmayı hayata geçiremiyorlar.” (a.g.gen. s. 2)
    “Kollektif çalışmada başarıya ulaşabilmemiz için son zamanlarda demokratik planda atılan bazı adımları iyi değerlendirmek gerekir. Hiç bir organ ve üye programlanan doğrultuda çalışma yapmanın önemini küçümsememeli, gerek büroların sağlıklı işleyişini sağlamada ve gerekse bu bürolarca programlanan işlerin zamanında yerine getirilmesi doğrultusunda özverili, disiplinli ve kararlı bir çalışma yapmakla yükümlü olduğunu gözden uzak tutmamalıdır.” (A.g.g. s. 4)
    Görüldüğü gibi kollektif çalışmada sağlıklı adımların atıldığı (!) belirtiliyor ve arkasından hemen üyelere yollama (suçlama) yapıldıktan sonra, devrimci kollektif çalışmanın -Partili çalışma- başarısı büyük ölçüde, KOMKAR bünyesinde oluşturulan bürolara bağlanıyor. Ve KOMKAR GYK. toplantısında okunan çalışma programı (!) kastedilerek “.... planlı ve programlı ve hedefleri açıkça belirlenmiş.....” bir çalışma programından söz ediliyor.
    Şunu hemen belirteyim ki, AÖ.’müzün çalışma alanında KOMKAR’ın önemli bir yeri vardır. Bunu yadsımıyorum. Ancak buradan hareketle “demokratik çalışma programını (!)” AÖ’nün çalışma programı yerine koymak mümkün değildir. Bir başka deyişle, siyasal kollektivitenin başarısı, demokratik alanda kollektif çalışmanın hayata geçirilmesine bağlanamaz. Bu, AK’nin geçmişin acı deneylerinden gerekli dersleri çıkarmadığını, hatta daha da ileri giderek legalizmin batağına gömüldüğünü göstermektedir.
    Diğer taraftan, kollektif çalışmada başarının ölçütü olarak gösterilen söz konusu çalışma programı, KOMKAR’ın örgütsel sorunlarının aşılmasını hedeflemekteydi! Oysa, anılan programa bakıldığında, var olan sorunların aşılmasından öteye kadroları, kendi gerçekliklerinden uzaklaştırmaya yönelik bir reçeteden başka bir şey olmadığı görülüyor. Evet, KOMKAR çalışma programı -eğer buna çalışma programı denilebilirse- bir reçetedir diyor ve altını çiziyorum. Çünkü, bu çalışma programı yapılırken, KOMKAR ‘ın örgütsel sorunları, mali sorunları, mevcut kadrolar, kadroların yetenekleri, insan unsuru, araç ve gereçleri gerçekçi bir gözle tesbit edilmemiştir. Dolayısıyla konulan hedefler maddi temellere dayandırılmamıştır; bu hedeflere varmakta aşılması gereken engellerin giderilmesi konusunda örgütsel garantiler sağlanmamış ve örgütün bağımsızlığını korumaya, siyasi otorite ile demokratik ototritenin belli kurallara bağlanmasına gerek bile duyulmamıştır. Ve de, bu yoldaki uyarılar dikkate alınmayarak kişisel insiyatif kullanılmıştır. (S.’nin Bürolar mes. vb. ör...)
    Vardığımız noktada pratik hayat, bürokratik mantıkla hazırlanan reçetelerle bu sorunların aşılamayacağını bir kez daha kanıtlamıştır. (Gittikçe artan sorunlar, büroların işlerlik kazanamaması ve bürolara rağmen kollektif çalışmanın başırlamaması (!) ve 8 ay önce var olan örgütsel ve mali sorunların kat kat artarak varlığını sürdürmesi ve yeni çözüm arayışları vb.) (3)
    Dahası var! S.’nin kendisi başında bulunduğu yazı kurulunda (Denge KOMKAR), kollektif bir çalışmanın yapıldığını iddia edebilir mi? İddia ediyorsa, bu Parti kanalından -kendisi devreye sokulmadan- denetlenmelidir. Hayır buna yine gerekçeler arıyorsa, ya da “özeleştiri” kabilinden bunu geçiştirmeyi düşlüyorsa, bu tip özeleştirilere karnımız toktur artık. Özeleştiri papazın karşısında günah çıkarmak için yapılmaz. (Gazetenin son sayılarında görülen nisbi değişiklikler, sadece bu aşamada S’nin sıkıştığına işarettir.)
    Ayrıca, yeri gelmişken AK’nin resmi olmayan bir belirlemesine de değinmekte yarar var. AK, yayın alanında başarılı bir çalışma yapıldığını iddia etmektedir! Kanımca bu, büyük ölçüde düzenli bir şekilde Dengé KOMKAR’ın çıkarılmasına bağlanmaktadır. Doğrudur, Dengé KOMKAR düzenli bir şekilde çıkarılmaktadır. Ancak bu yayın alaınında başarılı olmak için yeterli değildir. Hele içinde bulunduğumuz süreçte Dengé KOMKAR’ın üstlenmek zorunda olduğu işlev gözönünde bulundurulursa bu iddia da bir yakıştırmadan öteye gidemez. Devrimci bir yayın organı, seslendiği alanda kollektif bir ajitatör olabildiği ölçüde başarılı olabilir. Dengé KOMKAR açısından baktığımızda, durum daha da farklıdır. Çünkü Dengé KOMKAR, bu süreçte, -Parti yayın organı çıkarılamadığı için- hem kadrolara, hem de okuyucu kitlesine seslenmek göreviyle karşı karşıyadır. İşte gazetemiz bu ikili görev arasında bocalamaktadır, maalesef. Bunun aksini iddia etmek mümkün değil. Zira yayınlanan gazetelerde, kadroları yönlendirebilecek, karşılaştıkları engelleri aşmada onlara kılavuzluk yapabilecek ya da yardımcı olabilecek teorik yazılar son derece sınırlıdır. Bu anlamda, Dengé KOMKAR’ın kadrolara yönelik görevini -asgari düzeyde de olsa- yaptığı söylenemez. Diğer taraftan gazete, okuyucu kitlesinin somut demokratik taleplerine de geregi gibi cevap verememektedir. Yayınlanan gazeteler bu konuda canlı birer örnektir. Bunun için fazla şey söylemeye gerek yok. Zaten 8 aylık bir sürede kendi içinde kollektif bir çalışmayı hayata geçiremeyen, bir muhabir ağını oluşturamayan bir “Yazı Kurulu”ndan bundan fazlası beklenemez, doğrusu.
    İflah olmaz küçük burjuva aydın bireyciliğine bir örnek daha vermekle yetinelim: Ek gazete meselesi!... Bilindiği gibi, ek gazete 12 Eylül için çıkarılmıştı. Ve 12 Eylül Eylem Komitesi görevlileri (2 KOMKAR MYK. üyesi), bir “Yazı Kur.” üyesi ve benim tarafımdan hazırlanmıştı. Kollektif ürün olan bu ek gazete yazısının başına gelenleri burada izah etmek mümkün değil. (4) S., söz konusu yazı henüz hazırlanmadan bu yazıyı kontrol etmek gerekçesiyle (!) iki kez başkalarının yanında, anılan “Yazı Kur.” üyesinden istiyor. Gerekçe de, KOMKAR “Yazı Kurulu”nda olmaktır!... Nihayet S., muradına erdi. Ek gazete yazısını bir hafta yanında dolaştırdıktan, “ben benim, her şey benden geçer” imajını çevreye yaydıktan sonra baskıya verdi. Bu objektif gerçekler karşısında, ya S. şefliğini ilan ettiğini kabullenmelidir; ya da şu sorulara yanıt vermelidir: 1- Ek gazete baskıya verildiği güne kadar S’nin başında bulunduğu “Yazı Kurulu”, - Dengé KOMKAR’da- yayınlanan kaç yazıyı görüşüp tartışarak, ortaklaşa hazırlayarak ya da görev bölüşümünü yaparak yayınlanmasını kararlaştırdı? 2- Yayınlanan yazılar Dengé KOMKAR “Yazı Kurulu” dışında herhangi bir organda görüşüldü mü? 3- S’nin bu sorulara olumlu yanıt bulma olanağı yoksa, bir MK üyesinin sorumluluğunda hazırlanan kollektif bir ürüne karşı böyle bir tavırla çıkmanın kaynağı nedir? Benzeri örnekler çoğaltılabilir. Ancak sıralanan bu örnekler, kollektif çalışmanın kariyerist hesaplar için nasıl ve kimler tarafından tahrip edildiğini göstermek için yeterlidir.

 

AK’nin Kadro Anlayışı
 
Kadrolar Leninist bir partinin “altın hazineleri”, geleceği ve başarısının ölçütüdür. AÖ’müzün başarı ve başarısızlıklarını değerlendirirken, bunun nedenlerini araştırırken yetkili organların kadrolara bakış açısını da göz önünde bulundurmak zorundayız.
    Kadroları yargılamaya yönelmeyi de ihmal etmeyen AK’nin, kadroların iyi ve kötü niteliklerinin tesbiti, onların yakından tanınması, çalışma ve yaşam koşullarının başarı, başarısızlıklarını ne ölçüde etkilediği ve bütün bunların ışığında onların yeteneklerine göre değerlendirilmesi konusunda bir sorunu, hatta ciddi bir çabası bile olmamıştır. Eğer olsaydı: Bir X... meselesi kendi haline bırakılmaz ve X... bulunduğu görevden alınması yeğlenmezdi; ve bugün de aynı sorun değişik bir biçimde karşımıza çıkmazdı. Yine bir HE. ....’le, saflarımıza geldiğinde ciddi bir biçimde konuşulsaydı, kendisinden özeleştiri alınsaydı ve bir anda gökler çıkarılmasaydı, durum bu noktaya varmayabiliridi. En azından gereği gibi tanınsaydı, Parti tüzüğü kendisine kaptırılmazdı. HE...’nin .... dönüşü ayrı bir komedi. Bunların da ötesinde, AK’nin şahsında S., üyeler, bölgeler, bölgelerdeki çalışmalar konusunda, hatta AK hakkında peş peşe birbirine tam ters değerlendirmelerde bulunmazdı. (Örneğin, K...’deki çalışmaların bir gün abartılıp diğer bir gün sıfıra eşitlenmesi, A... ve H...’nün bir gün seçkin militan diğer bir gün lümpen edilmesi, C...’ın önce alçak, sonra militan ve sonra tekrar alçak yapılması. Köln’de kurulan şirketin Türkiye ve Ortadoğu’ya açılma planları ve bir anda fiyaskoyla sonuçlanması. vb.)
    AK., yalnız kadroları tanıma perspektifinden değil, genel olarak kadro politikasından yoksundur. Ve somut pratik olaylar da bu gerçeği kanıtlamaktadır. Şöyle ki: Birincisi, kadrolara kendi kendilerini geliştirme olanakları verilmiyor; ayrıntılı talimatlarla hataların, yanlışlıkların, eksikliklerin giderilmesi ve tabandan gelen önerilerin zamanında görüşülüp karara bağlanması, tabanın alınan karar doğrultusunda duyarlı kılınması ve denetimin sağlanmasına gerek bile duyulmuyor... Peki AK. Ne yapıyor, denilebilir? AK. Boş durmuyor elbette. O, kadroların kendi kendilerini geliştirmelerine bırakın olanak tanımayı, tam tersine merkeziyetçilik silahıyla onları sürekli baskı altında tutuyor. Kadroların önerilerini ciddi bir biçimde değerlendirmiyor, hatta bazen kaale bile almıyor. Yine kadrolar yanlış ve eksiklikleri konusunda zamanında uyarılmıyor, deyim yerindeyse hata yapmaları -daha rahat harcanmaları- için adeta pusuya yatılıyor! Ve de kadrolar rastgele karalanıyor, hatta bazen birbirine çarpıştırılmak için elden gelen yapılıyor! (Ör: Grevcilerin komite ile yaptığı toplantıda S’nin “Komiteyi hareket atamıştır. Komite eleştirilemez, isterseniz hareket görevden alır.” İşte Leninist disiplin çerçevesinde eleştiri hakkını kullanmak isteyen grevcilere karşı kullanılan silah. Matbaa mes. ve grev önerisi mes., V... mes. de S... Münih’teyken ne Frankfurt’a geldi ne de ordaki Parti üyelerini bu konuda alınan karar doğrultusunda uyardı. Anılan Parti üyelerinin KOMKAR’a kararın gözden geçirilmesi için yazdıkları yazı bunun kanıtıdır. Ve de F. Der. Son gelişmeler, Ş....’ın iki kez .... para çalmakla suçlanması, KOMKAR yöneticileri ve 12 Eylül Komitesinin karalanması ‘hem de eylem sürecinde’, B... ve S...’nin birbirine çarpıştırılması ve M.... Der. Kon.deki olaylar vb.)
    İkincisi, kadrolara güven, inisiyatif ve sorumluluk verilmiyor, onların yılışıklaşması için adeta neler gerekliyse yapılıyor. (Ör. “Yazı kurulu” mes., KOMKAR mes.) AK., bütün bu sayılanların yanı sıra kendi tahribatlarını gizleyerek kendini temize çıkarmayı da ihmal etmiyor! Yayınladığı genelge ile kendi oportünist ve bürokratik anlayışından kaynaklanan hataların, tahribatın sorumluluğunu da kadrolara yüklemeye çalışıyor. Görevlendirme yapılırken kadro ve sempatizanlar en verimli olacakları biçimde değerlendirilmiyor, demokratik davranma adına yetersiz kişilerin yapamayacakları önceden belli olan görevleri üstlenmelerine göz yumuluyor.” (abç) (Agg. s. 2) Şu işe bak! Demek ki AK’nin şahsında S’nin bilgisi dışında da kadrolar görevlendirilebiliyor!? Bu kadarına pes doğrusu!... Buna yüzlerce örnek verilebilir. Biz burada yalnız güçbirliği ile ilgili görevlendirme ve gelişmeleri hatırlatmakla yetinelim.(5)

 

Adam Yokluğundan Yakınma Mantığı
 
AK. Her vesileyle adam yokluğundan yakınıyor. Söz konusu genelgesinde de bunu, hatta adam yokluğunu fetişleştirdiğini görmek mümkün. Ayrıca AK’nin, MK’ne sunacağı öneriler arasında da Avrupa’ya kadro kaydırma konusu da var, sanırım. Adam var mıdır, yok mudur tartışmasına geçmeden önce bu mantığın nereden kaynaklandığına bakalım:
    Ekonomistlerin ve oportünistlerin adam yokluğundan yakınmalarına karşı Lenin “Gerçek şudur ki, toplum davaya, elverişli birçok adam yetiştirmektedir, ama biz bunların hepisini kullnamamaktayız. Hareketimizin bu bakımdan vahim geçici durumu şöyle formüle edilebilir: Adamımız yok -ama yığın halinde adam var.” (abç)
    Lenin’in bu sözleri tazeliğinden hiç bir şey yitirmemiştir. Ve Parti yaşamımızın bugünkü sürecinde, sanki bu ünlü sözler, bizim iflah olmaz bürokratlarımız için özel olarak kaleme alınmıştır.
    Evet, halkımızın kutuluş mücadelesine kendisini adamış yürekli fedakar insanlarımız vardır. Ve faşizmin vahşet saçan baskı ve zulmü Avrupa’da da davamıza her geçen gün yeni yeni insanlar katmaktadır. Eğer, biz bu insanlarımızın güçlerini seferber edemiyorsak, eyleme koşturamıyor ve örgütleyemiyorsak ya da onları yönlendirebilecek usta örgütçüler yetiştiremiyorsak suçu bu insanlarda değil, adam yokluğuna can simidi gibi sarılan oportünist ve bürokratik anlayışta aramalıyız. KOMKAR 12 Eylül’de -üç ayrı yürüyüş yapılmasına, eylem çalışmaları büyük ölçüde 12 Eylül Komitesinin sırtında kalmasına ve kadrolar seferber edilmemesine rağmen- 1000’in üzerinde adam yürütmüştür. Yine bir açlık grevi -önemli eksikliklerle birlikte- başarıyla sonuçlandırılmıştır. (6) Bu iki eylem, Avrupa’da gerçekten yürekli fedakar ve kararlı insanlardan tutun yurtsever insanlara kadar davamıza kazanılabilecek yığınla insan olduğunu -şu anda saflarımızda olanların yalnız hesaplasak bile- bir kez daha göstermiştir. Ve adam yokluğundan yakınan oportünist mantık bir kez daha sergilenmiştir...

 

Bazı İddialar ve Oportünist Ögelerin Harekete Geçişi
 
Dün, MK’nin birleşiminden, yapısından, devrimcilerin sorumlu davranmalarından yararlanarak onları, kulislerde yerine göre solculukla, yerine göre karamsarlıkla suçlayan oportünist, bürokratik anlayış bugün yeni takdisyenlerle AÖ.müzde işleri daha da ileri götürüyor; sosyalist dünya görüşümüzün yılmaz savaşçılarını pervasızca suçluyor, karalıyor.. AK’nin şahsında şefliğini ilan eden S’nin iddiaları bu bakımdan ilginçtir.
    “Saleh, çalışmalara gönüllü katılmıyor, veya hiç katılmıyor. Birkaç toplantıya çağırdığımız halde gelmedi.”
    “Saleh, benimle sürtüşme halinde olduğunu, dolayısıyla hareket ile sürtüşmesi olduğunu sürekli çevreye empoze ediyordu.”
    “Saleh, Ser., Z.B., Mah ve Ş..’in evde bulunduğu bir tartışma sırasında harekete karşı muhalefet yaptığını çaktırdı...”
    “Saleh, Ş’nin yanında, evde, M. Ş.’ye ‘böyle giderseniz duvara toslarsınız! demiş... “Ve Ş. de buna kızarak “ben evi terkedeceğim Saleh, bizi yatırmıyor. Bizim moralimizi bozuyor. Kadroların moralini bozuyor. MŞ. Saleh’ın söylediklerine çok bozuluyordu, neye uğradığını şaşırdı...”
    “Saleh, evde eğitim bürosu meselesini konuştuğumuzda, bana karşı elini masaya vurdu.”
    “Saleh’in sinirleri bozuk, her şeye kızıyor...”
    “Saleh’le aramızda kişisel sürtüşmeler var. Bu Saleh’teh kaynaklanıyor.
    Ayrıca A’nın benim (Saleh) çalışmalara katılmama önerisine karşılık S. “Arkadaş zaten tedavi için geldi. Hasta olduğu için, sinirleri bozuk olduğu için bu aşamada yararlanamayız. Gelecekte yararlanılabilir.” (abç) (7)
    S’nin tavrı bu iller tutmayan herzeleri üzerinde, şahsımla ilgili olduğu için durmak istemiyordum aslında. Zaten anılan toplantıda da araştırılmasını istemiştim.. Fakat, oportünist öğelerin sıkıştıklarında başvurduğu yöntemleri, düştükleri sefaleti bir kez daha sergilemek için de olsa değinmekte yarar var.
    S’nin yukarıya aldığım iddialarının tek tek ele almadan önce şunu belirteyim ki, bir Partili eleştiri hakkını kullanırken, Marxizm Leninizm ve Parti program ilkeleri doğrultusunda asgari ölçülerde de olsa dürüst olmak zorundadır. Ama ne yazık ki, S’nin iddiaları, bu asgari dürüstlüğün gereklerinden de uzaktır.
    Çalışmalara gönüllü katılmadığım ya da hiç katılmadığım iddiasını S’nin kendisi, organ kararıyla, herhang bir belgeyle, şahitle veya somut olaylarla kantılayabilir mi? Yine siyasal ve demokratik alandaki çalışmalarda hangi organ toplantısına, hangi çalışmaya çağrılmama rağmen katılmadım? Ve kiminle çağrıldım? S., bu söylediklerini kanıtlayamazsa olayları ters yüz ettiğini, yalan söylediğini kabullenmelidir. F. Almanya’ya geldiğim günden bu yana, deyim yerindeyse KOMKAR’ın emrinde verilen her göreve gittim. Ayrıca zaman zaman da KOMKAR yöneticilerine her türlü göreve hazır olduğumu belirttim. AK’nin kendisinden de şimdiye dek hiç bir Parti görevi bana verilmedi. Tam tersine, S. Parti örgütünü araç olarak kullanıp KOMKAR’ın vermek istediği görevleri pervasızca engellemekten bile geri kalmıyor. (Eğitim konusu hariç. Zaten o da AK’nin verdiği bir görev değil di. Kaldı ki bu konuda AK’nin de üstünde alınan kararları bile çiğnemeyi ihmal etmiyor.) Gerçekler bu denli açıkken, S.’nin demagoji ve yalanları niye? Bunlar nedensiz değildir, elbette. Amaç, beni yapılan çalışmaların dışında tutmak için, sürdürülen çabaların gizlenmesi ve küllendirilmesidir. S’nin, A’ya söylediği şu sözlerde de “Arkadaş zaten tedavi için geldi. Hasta olduğu için, sinirleri bozuk olduğu için bu aşamada yararlanamayız. Gelecekte yararlanılabilir.” –bu gerçeği dolaylı da olsa görmek mümkündür. Açlık grevi eyleminde sürekli Mannheim’dan gelip gitmeme, faydalı olabileceğim çok şeyler olmasına rağmen ve de grev komitesinin bazı üyelerine, bana istediğiniz konuda görev verebilirsiniz dememe rağmen çalışmaların dışında tutulmam buna ilginç bir örnektir. Yine KOMKAR’ın MYK’nun delegeler kurulunda “Kitle Örgütleri ve KOMKAR” konulu –benim eğitim konusunun bir bölümü- bir senedir vermemi istemelerine büyük şef karşı çıkıyor. Ve “bu öneriyi MYK’ya götürseniz dahi bozarız” diyerek AK adına, hareket adına bana karşı açık savaş ilan ettiğini resmen KOMKAR MYK’na bildiriyor!.. Ayrıca bir türlü açıklık kazanmayan ve büyük ihtimalle S’den kaynaklanan Köln bölge toplantısı ile ilgili gelişmeler de düşündürücüdür.
    “Kişisel sürtüşme” iddiaları, aslında ciddiye alınacak gibi değil. Ne var ki, dün olduğu gibi (M...., D..., N... mes.), bugün de (S’la), yarın daha başkalarıyla “kişisel sürtüşme” içinde olduğum (!) ya da olacağım (!) iddiaları tartışmalarımızda gündeme gelebilir; bu, bir ölçüde doğaldır (!) Doğal olmayan bu iddiaların -kılıfı ne olursa olsun- üzerine kararlıca gitmemektir. Bu türden iddialara sarılanları mahkum etmemektir. Evet, bir kez daha belirteyim, S’la veya saflarımızın içinde veya dışında olan herhangi bir kimseyle “kişisel sürtüşme”m olmadı ve olamaz. Çünkü bir sosyalistim. Ve bir devrimcinin, sosyalistin kimseyle kişisel sürtüşmesi olması mümkün değil. Ve 7 yıllık pratiğim de ortadadır. Çünkü, oportünist, kariyerist ve bürokrat ögelere karşı, Marksizm-Leninizm, Parti programı ve tüzüğü çerçevesinde mücadele etmek “kişisel sürtüşme” olamaz. Diğer taraftan oportünist, bürokratik anlayışa ve onun takdisyenlerine karşı verilen mücadele, “harekete karşı mücadele” yerine konulamaz. Çünkü TKSP hareketi oportünist, bürokratik ve kariyerist öğelerin tekkesi değil ve olmasına da müsaade edilmeyecektir. İkincisi, harekete karşı muhalefet yaptığım, kadroların moralini bozduğum iddiasıyla ortya çıkmak kimsenin haddine düşmemiştir. Ve Parti çıkarları için yanlışlara, S’nin AÖ’de yarattığı tahribatlara karşı çıkmayı, harekete karşı çıkış biçiminde göstermeye çalışıp olayları küllendirmek mümkün değildir. Ve S., bu yolla kendisini temize çıkaramaz. Çünkü, her şey çok açık. Örneğin, Almanya’ya geldiğimden bu yana KOMKAR’da bazı çalışmalara aktif olarak katıldım: 12 Eylül’de kitleye açık 4 bölge toplantısında konuşma yaptım. Berlin’de düzenlenen açık oturuma katıldım. Hemen hemen tüm derneklere ve bazı komitelere giderek KOMKAR yöneticileri ile birlikte kitleye açık toplantılar yaptık. Üç bölgede “Parti meselesi ve KOMKAR” konulu kadro (!) semineri verdim. Bu çalışmalar KOMKAR’ın organlarında ve derneklerde değerlendirilmiştir, çoğunlukla. Ve söz konusu çalışmaların kadroların, sempatizanların ve kitlenin moralini olumlu yönde etkilediği sonucuna varılmıştır. Bir kez daha altını çizerek belirteyim; bu iddialar -anılan toplantıda araştırılmasını istediğim- kesinlikle açıklığa kavuşturulmalıdır. Bunlar günah çıkarmayla, yalanlarla, hırgür çıkarmaya çalışmakla ve de “iki kez hırsızlıkla suçladığı kişiyi tanık göstermeyle -anılan kişinin tanıklığna da evet- geçiştirilemez.
    Bir diğer iddia: “kızma”, “tehdit etme”, “sinir bozukluğu”, “yorulma”, “bunalım geçiriyor” vb!.. Geçmişte, kulislerde “solculuk”, “karamsarlık” gibisinden dedikodular üreten anlayış (8), bugün daha cüretkar bir tavırla ortaya çıkyor! Ve kimisini “sinirlilikle”, kimisini “yorulmayla”, kimisini de “bunalım geçirmekle” suçluyor, onları kızağa almaya çalışıyor. Emekliye sevketmek istiyor!.. Bu baylara iyi işler... Üç yıl sonra da olsa, sağlığımı düşünenlere de teşekkürler! Bu ölçüde hırçınlaşan, hırçınlaştığı kadar da zavallılaşan oprotünist baylarımızın hatırı için de olsa şunu bir kez daha yinelemekte yarar var: Üç yıldan bu yana en zorlu mücadele alanlarında hastalığım, çalışmama, üstlendiğim görevleri başarıyla yapmama engel olmadığı gibi, bugün de engel değildir. “Sinirlilik”, “sertlik”, “bunalım geçirme” vb. laflar, boş martavallardır, hikayedir. Sosyal pratik “cadı kazanı”nı kaynatanları dün olduğu gibi bugün de mahküm edecektir. Bu nedenle, Parti çıkarlarını ayaklar altına alan oportünist ögelere karşı elbette devrimcilerin tavrı katı olacaktır. Ve sosyalistlerin bu tür soyut ve adi suçlamalar karşısında verecek ödünleri de yoktur.
    Büyük şef (S) bütün bu söyledikleriyle de kalmıyor. O, MK üyesi olarak beni bile yargılamayı da ihmal etimyor: Örneğin “benimle böyle konuşamazsın.”, “Burada böyle konuşamazsın”, “Senin hesabın ayrı..” vb. (Abç) Şunu hemen belirteyim ki, MK üyesi olarak nerede ve nasıl konuşacağımı ben bilirim. Beni bağlayan da Marksizm-Leninizm, Parti programı ve tüzüğüdür. Sorumlu olduğum organ da bellidir. Ukalalık yapmak da kimsenin haddine düşmemiştir. Bir MK üyesi olarak bana böyle saldıran S., “dişe dokunan” Parti üyelerini bozuk para gibi harcamak için elbette elinden geleni yapacaktır. Ve şefliğini ilan ettiği AK’yi elbette oportünist, bürokratik ve kariyerist ihtirasları için kullnacaktır.
    Evet, bütün bunlar, basite alınacak, “sinirleri yatıştırarak” çözümlenecek, geçiştirilecek ya da ortası bulunarak (!) tatlı bir sonuca bağlanacak sorunlar değildir. Çünkü oportünist ögelerin devrimci ögeler karşı başkaldırısı, hatta saldırısı söz konusudur. Bu ise köntü bir gelişmedir. Lenini’in şu sözleri de, sorunun ciddiyetini kavramamıza ışık tutmaktadır:
    “İleri öğelerin gerici öğelere karşı isyanı halinde ayaklanma mükkeml bir şeydir. Devrimci kanat oportünist kanata karşı harekete geçerse, bu iyidir. Fakat oportünist kanat devrimci kanada karşı harekete geçtiğinde bu kötüdür.” (Abç)
    Sorun ciddidir. S.’nin AÖ’de yarattığı tahribat ve devrimci öğelere karşı açtığı savaş gayet açıktır. Geçmişte, Partiyi sinsice kemiren oportünist öğelerin bugün Avrupa’da ve diğer bazı mücadele alanlarında devrimci öğelere karşı açık saldırıya geçmeleri elbette olumsuz bir durumdur. Ama şaşırtıcı değildir. Ve oportünist, bürokratik öğeleri saldırısını püskürtmek, bu anlayışın Parti yapısında yaygınlaştırdığı dejenarasyona, gevşekliğe karşı örgütü ve disiplini güçlendirerek çıkmak mümkündür. Yeter ki, değişik süreçlerde boydan boya giren ve farklı biçimlerde Partiyi tahrip etmeye yönelen tehlike görülebilsin. Ve bu tehlikeye karşı tavır alınabilsin.... Aksi taktirde Partimizin ciddi zararlar görmesi kaçınılmazdır.

 

Sonuç ve Öneriler
 
AÖ.’müzde çözümsüzlük(!) noktasına getirilen pratik örgütsel sorunlar, farklı yönleri olmakla birlikte genel yapısal sorunların bir yansımasıdır. Ve temelde oportünist, bürokratik çalışma anlayışını değerlendirirken, sorunu iki yönüyle ele almak gerekir:
    Birincisi, “Partimizin karşı karşıya bulunduğu sorunlar büyüktür. İçinde bulunduğumuz dönemin ağır koşulları, bu sorunların üstesinden gelmeyi daha da zorlaştırmaktadır. Ancak, belirtilen engelleri aşmak, Partimizi onarmak, çelik disiğlini yaratmak ve güçlendirmek olanksız değildir. Tesine bunun objektif ve subjektif koşulları vardır; yeter ki Partimizi bu duruma getiren objektif ve subjektif koşullar doğru tesbit edilebilsin; hareketimizi bu noktaya getiren yapı ve Partiyi kemiren oportünist anlayış açıklığa kavuşturulsun. Ve kadrolar hatalarımızın temelinde eğitilip yönlendirilsin.” (MK’nin Son Değ. İlişkin Eleştiri ve Önerilerim. s. 23) Bu anlamda, Partimizin bir birimi olan AÖ’müz de elbette genel yapısal işleyişimizden şu ya da bu ölçüde etkilenecektir. Bu kaçınılmazdır. Bu konuya ilişkin önerilerimi tekrarlamaya gerek de yok..
    İkincisi, başlangıçta da belirttiğim gibi, Kürdistanlı işçi ve öğrenciler, Avrupa’da ağır ve zor çalışma ve yaşam koşullarıyla karşı karşıyadır. Ve Partimiz de zamanında bu kitleyi örgütlemek ve gelişmelere müdahale etmek için yeterli çaba gösterememiştir. (Ör. Bir Mala Gelê Kurd olayı, dün ve bugünkü tavrımız) Ancak, Hevra örgütü ve ondan sonra KOMKAR saflarında belirli bir potansiyelin oluştuğu ve yayınlarımızın da yol göstericiliğiyle belirli çalışmaların yapıldığı bir gerçektir. Bu bakımdan AÖ.ndeki çalışmaları AK. dönemlerinin belirleyiciğini göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekir.
    Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, AÖ.deki dejenarasyon, yozlaşma, deşifrasyon ve “laçkalık” bazı baylarımızın tabiriyle “yeni dönem” çalışmalarının ürünüdür, büyük ölçüde. Hem de geçmişin acı deneylerine rağmen... O halde Stalin’in şu sözlerinin altını çizerek bir kez daha yinelemekte yarar var:
    “Bazıları, doğru bir Parti çizgisi hazırlamanın bunu her tarafa ilan etmenin, genel tezler ve kararlar biçiminde sunmanın ve oybirliği ile onaylamanın, zaferin kendiliğinden, deyim yerindeyse, kendi başına gelmesi için yeterli olduğunu düşünmektedir. Bu, elbette doğru değildir; büyük bir sapmadır. Ancak düzelmesi olanksız bürokratlar bu şekilde düşünebilir... Partinin genel çizgisi çıkarına güzel kararlar ve konuşmalar işin başlangıcıdır. Çünkü onların zaferin kendisi değil, yalnızca zafer isteği demekti. Doğru çizgi saptandıktan sorunun doğru olarak çözümü gösterildikten sonra, davanın başarısı örgüt çalışmalarına, Parti çizgisinin gerçekleşmesi konusundaki savaşın örgütlendirilmesine, insanların doğru olarak seçilmesine, yönetici organların kararlarının uygulanmsı durumunun yoklanmasına bağlıdır. Bunlar olmadıkça, doğru Parti çizgisi ve doğru kararlar, ciddi olarak zarara uğrama tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dahası var: Doğru politik çizgi saptandıktan sonra politik çizginin geleceği, onun uygulanması ya da başarısızlığa uğraması da dahil her şey örgüt çalışmalarına bağlıdır. (Abç)
    Bu ünlü sözlere eklenecek bir şey yok. Yaşadığımız pratik olaylar da peş peşe bu tarihi gerçekleri doğrulamaktadır. Ve de doğru bir ideolojik politik hattın başarımızın yegane güvencesi olamıyacağını sergilemektedir. Aynalarında görünen oportünist baylarımızın da Partimizin çizgisinin doğruluğunu sakız gibi ağızlarında çiğneyerek, Partiyi kemirmesi tahrip etmesi sorunlarımızı büsbütün ağırlaştırıyor.
    Evet, AK’nın doğru ideolojik politik hattımıza rağmen, pratik örgütsel çalışma alanında Partimizin AÖ’nü nasıl yozlaştırdığı legalize ettiğini, tabanda da yer yer görülen bireyci çalışma anlayışını kendi yapısında geliştirdiği şeflikle nasıl kamçılandığını, kadrolar arasındaki asgari güven bağlarını nasıl tahrip ettiğini somut örneklerle gördük. Belirtilen nedenlerle, AÖ’deki sorunlara acil ve radikal bir müdahale gereklidir. Bunun için:
    1- Partimizin AÖ’nün onarılması, çelik disiplinin yaratılması ve güçlendirilmesi, kadrolara güven verilmesi ve onların Leninist Parti ilkeleri temelinde eğitilmesi için oportünist ve bürokratik anlayışın mahkum edilmesi; AÖ’nü “tekke”ye dönüştürmek için elinden geleni arkasına koymayan ögelerden hesap sorulması ve örgütün reorganize edilmesi gereklidir. Ayrıca demokratik çalışmaya değil, illegal çalışmaya (Parti çal.) ağırlık verilmeli, temel alınmalı, çalışmalar legalizm bataklığından kurtarılmalıdır.
    2- AK. görevden alınmalı yerine yaratılan sorunları aşabilecek örgütçü yeteneğe sahip bir komite atanmalıdır. (9) Komite en kıs sürede AÖ.nün reorganizasyonuna temel oluşturabilecek bir çalışma raporu sunmalı; bu rapor, AÖ’deki sorunlar ve AK’nin 1 Nolu genelgesini ve onun çalışma anlayışını bir bütünlük içinde değerlendiren bir genelge tabana iletilmelidir. (Genelge Genel Sekreter arkadaşımızın imzasıyla olursa daha iyi olur.)
    3- Oportünist, bürokratik ve bireyci çalışma anlayışı görüldüğü yerde mahkum edilmeli ve harekete zarar veren unsurlar -koşulları yaratılarak derhal temizlenmeli ve Parti safları “pislik”lerden, oportünist ve bürokrat unsurlardan süratle arındırılmalıdır.
    4- Bağımsızlığı ayak altına alınan KOMKAR’ın bağımsızlığı korunmalıdır. Siyasi otorite ile demokratik otorite birbirine karıştırılmıştır. Bu duruma son verilmeli, demokratik otorite titizlikle korunarak siyasi otoriteye en katı bir biçimde bağımlı kılınmalıdır.

 

NOT
 
1- F. Almanya’ya geldiğim sıralarda, evde yapılan dörtlü bir toplantıda dış ilişkiler konusunda bana bir Parti görevi verilmişti. Ve bu konuda asgari bir programın çerçevesi üzerinde tartışılmıştı. Belli tesbitler yapılmıştı. Ancak Parti Programı Almanca, İngilizce ve hatırladığım kadarıyla Fransızcaya çevrildikten sonra saptanan program çerçevesinde bu çalışmalara diğer bir arkadaşla başlayacaktık. Parti programı halen de maalesef Almanca ve İngilizceye bile çevrilmedi. Bu konuda S’ye birkaç kez sormama ve sorunun önemini belirtmeme rağmen hiçbir olumlu yanıt alamadım. Hatta programın nerede çeviriye gönderildiğini bile öğrenmem mümkün olmadı. Hem de var olan olanaklarımızla programı çevirebileceğimizi belirtmeme rağmen... Bu ısrarlı çabalarım karşısında S’den aldığım cevaplar, başka arkadaşlara yönelik suçlamalardan öteye geçmedi. Ve bizim dış ilişkilerle ilgili çalışmalarımız da -F. Almanya dışındaki çalışmalar hakkında objektif bir bilgim yoktur.- daha önce KOMKAR yöneticilerince sürdürülen .... Al. Temsilcisiyle birkaç görüşmeden öteye geçmedi. O görüşmelerle ilgili bilgileri de zamanında arkadaşlara ilettim. (Bu yazının kapsamı içinde bu olayı irdeleme olanağı yok... Bu anlamda söz konusu olaya ilişkin yazılı eleştiri hakkımı saklı tutuyorum. Ancak gerekirse ilgili organlarda her an tartışmaya hazırım.)
    2- Anılan toplantıda, AK’nin çalışma raporunu ve Parti birimlerindeki gelişmeleri sunduktan sonra yazılı eleştiri hakkımı kullanacağımı belirttmiştim. Ancak Genel Sekreter arkadaşımızın ısrarı üzerine -AK’nin çalışma raporu ve anılan gelişmeler hakkında gerekli bilgilere sahip olamamak koşullarında- kendi objektiv gözlemlerime dayanarak yazdığım bu eleştiriyi sunuyorum. Bu nedenle de AK’nin çalışma raporuna, birimlerdeki gelişmeler, son olaylara ve Parti alt birimlerine ilişkin yazılı eleştiri hakkımı ayrıca kullanacağım. Bu hak isteminde bulunmam yanlış anlaşılmamalıdır, saptırılmamalıdır. Manevra olanakları arayan yok. Belirttiğim tüm eleştiri, somut olayların araştırılması, oportünist ve bürokratik spekülasyonların ayuka çıkarılması ve siyasal hareketimizi tahrip eden olayların, birtakım “Bizans oyunları”nın ortaya çıkarılması, sorumlulardan hesap sorulması ve hareketimizin onurunun yüksekte tutulması konusunda kararlı olduğumu bir kez daha belirtiyor ve bir kez daha altını çizerek öneriyorum: Olaylar en ince ayrıntılarına kadar gerçekçi bir biçimde ve çarpıtılmalara açık kapı bırakmayacak boyutlarda araştırılmalı ve belgelere dayandırılmalıdır.

 

DİPNOTLAR
 
(1) AÖ’de örgütlenmenin yaygınlaştırılmasına, geldiğimden bu yana katıldığım tartışmalarda karşı görüşümü belirttim. Son olarak da örgütlenmenin dondurulması için, deyim yerindeyse A. Arkadaşa bir nevi yalvardım.
    (2) Köln’de kurulan şirket dağıldı. Bir anda bazı baylarımızın büyük hayalleri altüst oldu. Şimdi hareketin prestijini sarsıcı dedikodular yapılıyor. Bunun için de bir şey yapılmıyor.
    (3) KOMKAR bünyesinde oluşturulan büroların tümüyle gereksiz olduğunu savunduğum sonucuna varılmamalıdır. Merkezi düzeyde bazı büroların oluşturulması gerekliydi elbette. Görüldüğü gibi tartışılan konu sorunlara yaklaşım anlayışıdır.
    (4) Ek gazete ve söz konusu yazı bu eleştirinin eki olmak üzere Ekim 1981 sonlarında evde yapılan toplantıda Genel Sekreter arkadaşımıza sunulmuştu.
    (5) 12 Eylül’de yapılan güçbirliği çalışmalarında KOMKAR’a inisiyatif verilmedi. Görevlendirme doğru yapılmadı. Önerilerime rağmen yetersiz bazı kişilere görev verildi, bireysel insiyatif kullanılarak...
    (6) Açlık grevi değerlendirmesi ektedir.
    (7) Ekim 1981 sonlarında, evde Genel Sekreter arkadaşımızın da hazır bulunduğu toplantıda bu sözler söylendi.
    (8) MK. Genel Sekreterliğine sunduğum 5.7.1981 eleştiri ve önerilerim.
    (9) Önerilerim benimsendiğinde AK. için isim önerebilirim. Ve ben de geçici olmak koşuluyla görev alabilirim. Yanlış anlaşılmamalıdır, fırsattan istifade postu F. Almanya’ya atmak isteyen yok. Belirttiğim gibi, bu önerim sadece geçici bir dönem içindir.
 
    Aralık 1981
    Saleh
    [imza]

© www.zekiadsiz.com

 
   
 

 

 

   
RESIMLER HAYATI ANISINA ESERLERI MESAJ