“SOL BİRLİK”(!) VE MADALYONUN İKİ YÜZÜ (*)
 
Faşizmin azgın ekonomik ve siyasal terörüne hedef olan Türkiye ve Kürdistan halkları, sıkıştırıldıkları ateş çemberinde 5. yılını doldururken yeni bir “birlik” deneyimine tanık oluyorlar. “Sol Birlik”(!)... Özellikle yanık taraftarlarınca. “son 25-30 yılda, (...) sınıf mücadelesinin vardığı yeni bir aşama”nın göstergesi biçiminde nitelenen “Sol Birlik”, hizzatihi onu oluşturanların beklediği yankıyı bile yaratamadı. Hem de işçilerin, değişik toplum kesimlerinin alternatif arayışlarına, yığınlarda her gün daha bir güçlenen birlik eğilimlerine ve “birliğin” nesnel olarak -ilk anda- emekçi kitleleri memnun etmesi gereğine rağmen!.. O halde neden?.. Kuşkusuz bu nedensiz değildir. Ve bunun nedenlerini en başta devrimci süreçte yaşanan “birlik” deneyimleri ışığında, “Sol Birlik”in ortaya çıkış koşullarında, yapılanma biçiminde ve esas olarak onun programında aramak gerekir. Ki böyle bir yaklaşım, “Sol Birlik”in özü itibarıyla kavranması ve ona ebelik eden anlayışın açığa çıkarılması için de gerekli ve zorunludur.
    Bilindiği gibi, özellikle 12 Eylül sonrasında, Türkiyeli ve Kürdistanlı sol güçler arasında değişik türde “birlik”lere, “birlik” girişimlerine tanık olundu. “Kürdistan Dörtlüsü”, FKBDC (Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi), HEVKARİ (Kürdistan’ın Kurtuluşu için Birlik ve Kürdistan Yurtsever Güçbirliği) ve Siyasal Platform Girişimi bunlardan bazıları... Ki bunlar, devrimci sürecin artan basıncının bilince çıkardığı nedenlerden ötürü işlevsiz kaldılar, ya da çözüldüler. Söz konusu çözülmelerin nedenlerini, Devrimci Süreç, “Birlik Sorunu ve Faşizme Karşı Mücadele Perspektifleri” konulu değerlendirmemizle açığa kavuşturmuş ve yaşanan “birlik” deneyimlerinin belirgin özelliklerine dikkatleri çekmiştik. (Bak., R. Welat, s. 19-20, 21-22, 23-24, 25-26) Bu bakımdan, “Sol Birlik”, birlik sürecinde yaşanan yeni bir olgu değildir. Ancak O, devrimci sürecin eskittiği “birlik” deneyimlerinin belirgin özelliklerini yapısında taşımanın yanı sıra, oluştuğu koşullar, yapılanma biçimi ve program hedefleri bakımından farklı özellikler de gösteriyor.

 

Yapılanma Biçimi ve Güven Bunalımı
 
Hatırlanacağı üzere “Sol Birlik”, 20’nin üzerinde sol örgütün katıldığı Siyasal Platform Girişimi sürecinde, benimsenen demokratik ilkelere rağmen platformu çıkmaza sokan 6’lı tavır birliği’nin kendisini dışa vurması biçiminde başlayan ve daha sonra söz konusu bölücü ekseninde sürdürülen çabaların ürünü olarak yapılandı. Dolayısıyla bu yapılanma biçimiyle “Sol Birlik” (dünkü adıyla 6’lı) daha başlangıçta blokçu bir anlayışla demokratik birlik zemininin yaratılmasını, geliştirilmesini engelledi; en geniş anti-faşist ve ant-sömürgeci güçlerin ortak düşmana karşı eylem birliğini baltaladı. Ama bu nesnel gerçekliğe rağmen “Sol Birlik”te ifadesini bulan “kutsal ittifak”, hiç oralı olmuyor!.. Hatta “gökten zembille inen” birilerinin edasıyla şöyle demeyi de ihmal etmeyerek:
    “PPKK, TİP, TEKP, TKP, TKSP ve TSİP, sol güçlerin arasında ideolojik ve politik bir çok konuda görüş ayrılıkları olmakla birlikte, onları birleştiren ortak noktaların çok daha fazla olduğu inancindadırlar. Tüm bu güçler şu veya bu biçimde emperyalist bağımlılığa son verme, Türkiye’deki kapitalizmi aşma, ulusal sorunu çözme ve sosyalizme yönelme hedefinde birleşiyorlar. Anti-emperyalist sol güçler arasında birlik eğilimi daha da güçleniyor ve inanıyoruz ki eğer sol güçler ortak noktaları öne çıkaran, karşılıklı güvene dayalı, eşit hak temelinde ilişkilerin kurulması doğrultusunda, rekabetin ve karşılıklı bloklaşma eiğiliminin yerine, ortak güçleri ana düşmana karşı mücadeleye yönelten bir politik tutum takınabilirlerse, sol güçlerin eylem birliğini sağlaması zor olmayacaktır. PPKK, TİP, TEKP, TKP, TKSP ve TSİP, sol güçlerin eylem birliğinin sağlanmasına yardımcı olmak ve üzerine düşen ortak sorumluluklarını yerine getirmek için ellerinden geleni yapacaklardır.” (Türk. ve T. Kür. Sol Birlik Dek.)
    Şu işe bakın!.. Demek ki, “ulusal ittifak” da, “sol güçlerin eylem birliğinin sağlamasına yardımcı” olacak ve “üzerine düşen ortak sorumluluğu” yerine getirmek için çaba harcayayacakmış (!?) Peki buna kim inanır!.. Birlik sürecinde yaşayan bunca olumsuz deneylerden sonra FKBDC’nin çözülme sürecinde, yine FKBDC tarafından atılan olumlu adımla oluşturulmak istenen siyasla platform girişimi, sol güçlerin ezici ve çoğunluğunun vardıkları ortak tesbitlere rağmen (ki, bu tesbitlerin altına, bazı manevralardan sonra 6’lı da imza koymuştu. Ayrıca bu konu R. Welat’ın 19-20. sayısında değerlendirilmişti.), çıkmaza sokan kimlerdir?.. Ve bu adım, “rekabeti ve akarşılıklı bloklaşma”yı yadsıyan bir zemini hedefliyor mudu? Hedefliyorduysa (ki hedefliyordu), o günün koşullarından ve gelinen noktada, bölücülüğü ön plana çıkaran, fiili blokçu bir tavıralışla bloklaşmayı yaratan ve tahrik eden “Sol Birlik”in (o günkü adıyla 6’lının), bugün, “melanet”lerinden hiç mi hiç söz etmeden gayet “olgun” pozlarda diğer sol güçlere tavsiyelerde bulunması asgari dürüstlük kuralları ile bağdaşıyor mu? Bağdaşmadığı açık.
    Diğer taraftan, yurtsever, demokratik ve devrimci güçler arasında, onları birleştiren ortak noktaların ayrılıklardan çok daha ağır basması, kitlelerden ve devrimci güçler arasında birlik eğilimlerinin güçlenmesi, bir başına, anti-faşist ve anti-sömürgeci güçleri, ya da “sol birlik”in deyimi ile sol güçlerin en geniş güç ve eylem birliklerini kotarmak için yeterli midir? Değilse (ki, bunun yalnızca yeterli olmadığını hayatın kendisi gösteriyor), sol güçler arasında “karşılıklı güven” ve “eşit haklar temeli”ne dayalı ilişkiler hangi zeminde oluşabilir?... İkincisi, sol güçleri, ortak noktalarını ön plana çıkarmaya, ”güven” ve “eşit hak temelinde ilişkiler” geliştirme doğrultusunda “politik tutum” takınmaya davet eden “sol birlik”, acaba kendi içinde “güven” sorununu çözümleme yolunda ne gibi bir adım atmıştır? Bu yolda güven ortamını yaratan nitelikte bir adım atılmışsa, bu, en azından, daha düne kadar birbirilerini gammazlamayı dahi ihmal etmeyen bazı “sol birlik” örgütlerinin, biribirine karşı olan “politik tutum”larını gözden geçirmelerini gerektirmiyor mu? Kuşkusuz gerektiriyor. Ama biz, öncelikle “karşılıklı güvene dayalı” ilişkilerin hangi zeminde oluşturulabileceğini ve nasıl geliştirilebileceğini kavrayarak, “sol birlik”in, “güven” sorununa ilişkin anlayışını irdelemeye çalışalım.
    Açıktır ki, iktidara yürüyen bir “birlik” için (ki, “sol birlik” de böyle bir “iddia” ile ortaya çıkmıştır), güven sorunu son derece önemlidir. Çünkü “karşılıklı güven” ancak belirli bir süreç içinde gelişir ve pekişir. Ne var ki, bu nesnel gerçeklik, “karşılıklı güven” ortamının yaratılmasında zorunlu öğelerin gözardı edilmesi anlamına gelmez. Tam tersine güven ortamını biçimlendiren unsurlar, hedeflenen işin ciddiyetin ile doğru orantılıdır ve her şeyden önce, iktidarı hedefleyen “birlik”in ortaya çıkış şartlarının, birlik zemininin doğru tesbitine ve bu bağlamda atılacak adımların taraflarca iyice özümlenmesine göre belirlenir. Dolayısıyla sol güçler arasında, ortak noktaların öne çıkarılması, böyle bir yaklaşımla ele alınabildiği ya da bu eksene oturtulabildiği ölçüde güven verici ve yakınlaştırıcı olabilir. Bu bakımdan, iktidarı hedefleyen bir “birlik”in güven verici olabilmesi, büyük ölçüde şu öğelerin bilince çıkarılmasına bağlıdır.
    1- Söz konusu birlik, ürünü olduğu nesnel ve öznel koşulların, dolayısıyla devrimci sürecin belirgin özelliklerini gerçekçi bir biçimde kavraması ve kaynaklık eden geçmişin öğretici ve eğitici deneyimlerinden yararlanmayı benimsemesi.
    2- Faşizme ve sömürgeciliğe karşı savaşta, işbirliği zemininin, Türkiye ve Kürdistan devrimlerinin ortak paydalarının çakışabileceği bir eksene uyarlanması.
    3- Onun oluşumu ve gelişim sürecine uygun düşen adımların, kadrolar ve kitleler nezdinde açığa kavuşturulması ve hazmettirilmesidir.
    Oysa bir bütün olarak devrimci hareketin çetin ve hatta yer yer ilkel iç hesaplaşmalarına sahne olan birlik sürecini biçimlendiren bu öğelerin, yine bu sürecin bir ürünü olan “sol birlik”i pek “ırgalamadığı” açıktır. Ve sorunları yakından izleme fırsatını bulanlar açısından bu, şaşırtıcı değildir. Çünkü “sol birlik”, daha başından beri devrimci sürecin önemli bir öğesini oluşturan birlik sürecine ve bir bütün olarak devrimci sürecin kendisine ket vuran bir anlayış içindedir. Bu nedenle, onun, asgari güven ortamını belirleyen unsurların üzerinden atlaması, -daha ilerde irdeleyeceğimiz- program hedeflerini, Türkiye ve Kürdistan’ı somut nesnel gerçeklerine göre değil de, burjuva güçlere bağlanan umutlara göre uyarlaması ve yangından mal kaçırma anlayışıyla ve işi tez elden kurtarmaya çalışması doğaldır(!). Doğal olmayan, reformizmin, faydacılığın makyavelist yöntemlerle gizlenmesi; siyasal tercihlerin ön plana çıkarılması biçiminde kendisini gösteren bölücü ve blokçu tavrın, diğer sol güçlerin “karşılıklı güvene dayalı” ilişkilerin geliştrilmesi yolunda “politik tutum” almaya davet ederek maskelenmesidir.
   Kaldı ki, başkalarını “karşılıklı güvene dayalı” ilişkiler geliştirmeye davet edenlerin, öncelikle birbirine güven vermeleri gerekirdi. Oysa tarihsel gelişimin tanıklık ettiği bazı olaylar ve belgeler, geçmişe sünger çektiği sürece, “sol birlik” örgütleri arasında asgari bir güven zemininin sanıldığı kadar kolay oluşmayacağını gösteriyor. Daha düne kadar TKP ve TKSP arasında yer alan “polemikler” bu bakımdan ilginçtir. Örneğin TKP, bu konuda şöyle diyor:
    “Son günlerde aldığımız haberlere göre bugün, yani partimizin kuruluşunun 57. yıldönümünde “Özgürlük Yolu” grubuna bağlı kişiler tarafından sahte komünist partisi kumak girişimi tekrarlanacakmış.
    “Bir ülkede bir işçi sınıfı ve onun tek partisi bulunur. Partimiz bu leninci ilkeye bağlı olarak burjuvazinin, komünist partisini likide etmek, işçi hareketini başsız bırakmak ve bölmek için giriştiği yeni manevralara karşı elinde olan bütün araçlarla savaşacaktır.
    “İşbirlikçilerin, büyük sermaye çevrelerinin ve en gerici, sömürücü çevrelerin vurucu gücü olan Demirel ortaklığı, TKP’ye karşı provakasyonlara kuvvet veriyor. Bunları yapan hükümet ve onun destekleyen en gerici, en sömürgeci çevreler TKP adını taşıyan bir partiye izin verirlerse bu, onları işçi sınıfına, bütün devrimci ve demokratik güçlere ve özellikle TKP’ye yeni bir provakasyonu, saldırısı anlamına gelecektir. (A, Saydan, Ürün dergisi. Ayrıca bu metnin aynısı TKP’nin “Bizim Radyo”sunda yayınlanmıştı.)
    TKSP’nin, TKP’nin bu ve benzer yaklaşımlarına karşı “politik tutum”u ise şöyle:
    “... TKP ittifaklar sorununa stratejik bir düzeyde bakmıyor. O, ortak düşmana karşı güçlerin bir araya gelmesi gerektiğini pek düşünmüyor. Eğer öyle düşünseydi, dostu-düşmanı iyi biçimde birbirinden ayırsaydı, Kürdistan Ulusal-Demokratik güçleriyle, Kürt halkının devrimci, ilerici örgütleriyle içtenlikli, uzun vadeli bir “birlik ve dayanışma” politikası güder ve onları birbirine karşı kullanıp dağıtmaya heveslenmezdi. Oysa TKP ittifaklar sorununa yalnızca bir taktik sorunu olarak bakıyor ve ‘taktiği’ de işte budur.” (DDÜ, UGD Neden Hayata Geçmedi, Öz. Yolu y. s. 19-20 Mart 1981)
    “Başından beri Kürt ulusal sorununa ilişkin olarak sosyal şoven bir tutum içinde olan, (...) TKP, Kürdistan devrimci ve yurtsever güçleriyle olumlu bir dialog aramdığı gibi, sürekli bu güçlere kara çalmakla vakit geçirdi.
    “TKP’nin Partimize ve Kürdistanlı diğer yursever örgütlere karşı tutumu hiç bir dönemde dostça olmadı. (..) TKP, partimize karşı bu tutumu takınırken, (...) ‘Devrimci Demokratlar’la ansızın ‘dostane’ ilişkiler başlattı. Bu, her iki taraf bakımından da kesinlikle ilkesiz ve içtenlikli olmayan bir buluşmaydı. Devrimci Demokratlar, Kürdistan’da gelişen sosyalist harekete karşı ayakta kalma çabasıyla TKP’nin uzattığı ele uzandılar. TKP ise, Kürdistan’daki sosyalist harekete Yani Partimize karşı kullanmak üzere onlara elini uzattı. Böylece bu ‘işbirliği’ her iki halkın ilerici güçlerin dayanışması biçiminde bir iyi niyete değil, yararcı amaçlara dayanıyor, sonuç olarak da TKP, bu tür entriklarla Kürdistan’daki sosyalist ve yurtsever örgütleri dağıtabileceğini sanıyordu.
    “Bu ‘işbirliği’ içtenlikle olmadığı ve kötü niyete dayandığı için, herkesin de bildiği gibi, ne Devrimci Demokratlara kuvvet şurubu olabildi, ne de TKP umduğunu sağladı; yürümedi ve bir süre sonra, özellikle de Devrimci Demokratların yakarışları arasında son buldu.”
    “Ama TKP, Kürdistan devrimci ve yurtsever örgütlerini yıpratma çabasında bugün de ısrarlıdır. Öyle anlaşılıyor ki, Kürdistan kuruluncaya ve TKP, sınırın öbür yanında ülkemizi seyretmek durumunda kalıncaya kadar- aslında bugün de durum pek farklı değil ya!- bu tutumu sürdürmeyi kafasına koymuştur.” (R. Azadi, sayı 8-9, Şubat-Mart 1983)
    Bunca alıntıyı buraya aktarmamızdan dolayı okurlarımızın bizi bağışlayacaklarını umarız. Aslında aktarılması ve değişik yönleriyle irdelenmesi gereken daha çok şey var. Ama yine okurlarımızın da takdir edeceği gibi, biz bu dizeleri “sol birlik”in, kimlere “kuvvet şurubu” olabileceğini, kimleri hasta yatağına sokacağını ve kimlerin “yakarışları arasında” miyadını dolduracağını tartışmak için buraya aktarmadık (Zaten sendelemeler başladı bile. Sırada olanların durumunu hep birlikte izleyeceğiz). Aksine sadece, “entrikalarla Kürdistan’daki sosyalist ve yurtsever örgütleri dağıtmak” isteyenlere “içtenlikli”, “ilkeli” ve “güven verici” olmaktan ödün vermeden (!) birilerine tutunarak yaşamını sürdürmek isteyenlerin bu “politik tutum”larıyla (ki, TKP’de değişen bir şey yok; “Sol birlik”in yanık taraftarı TKSP ise, “politik tutum’unda herhangi bir değişikilğin olmadığı iddiasındadır(!)”), birbirlerine nasıl “güven” verebileceklerini sergilemek istedik!..
    Şu kadarını belirtelim ki, bu ve benzeri “politik tutum”ların (eğer bunlara politik tutum deniyorsa), birbirini ve “sol birlik”in sözünü ettiği “karşılıklı güvene dayalı” ilişkilerin üretebileceği zemini yadsıdığı açıktır. Ve bu noktada, “bunda ne var, her örgüt ideolojik mücadele hakkını, ilkelerini koruyor” diyerek oportünistçe alçak iniş yapmanın olanağı da yoktur. Çünkü böylesi birliklerde, ancak ideolojik mücadele hakkı, politik dostluk zemininde kullanılabildeceği ölçüde haklılık ve doğruluk kazanabilir. Oysa “Sol Birlik” örgütleri, geçmişe çekilen sünger altında birbirlerini kemirmeye devam ettikeri sürece, “ortaklar” arası ideolojik mücadeleye zemin oluşturabilecek “karşılıklı güven” ve politik dostluk ortamından söz edemezler.
    Bütün bunlar sadece madolyonunun bir yüzü. Aslı önemli olan madalyonun diğer yüzü. Diğer bir deyişle, onu yaratan koşullar ve program hedefleridir.

 

“Sol Birlik”i Yaratan Koşullar
 
“Sol Birlik”in yapılanma biçimi, onun bölücülüğünü belgelemekle birlikte, onun gerçek işlevini sergilemeye yetmiyor. Çünkü “Sol Birlik”in üstlendiği “tarihsel” görevin özünü kavramak, yapılanma biçiminin yanı sıra esas olarak onun, hangi ihtiyaçtan kaynaklandığını, program hedeflerini, mücadele ve ittifak anlayışını ve bunların gerçeklik ölçülerini bilince çıkarmakla orantılıdır.
    “Sol Birlik”i yaratan koşulların tesbiti, öncelikle onun, “ne zaman ve hangi şartlarda” ortaya çıktığını irdelemeyi gerektirir. Bilindiği gibi, “Sol Birlik”, 12 Eylül ile birlikte bastıran karanlık dönemin yurtsever devrimci harekete ve bir bütün olarak Kürdistan ve Türkiye halklarına yaşattığı kahırlı sürecin -ağır da olsa- ileriye doğru farklı bir öz kazanarak gelişme seyri içine girdiği bir zamanda ortaya çıktı. Faşist diktatörlüğün siyasal terör eşliğinde uyguladığı ekonomik poilitka bu dönemde iflas etti; Türkiye kapitalizminin sürekli ve kalıcı olan yapısal bunalımının daha bir derinleşeceği bütün çıplaklığıyla açığa çıktı. Bunalımın yükünü çeken işçiler, emekçiler ve geniş halk yığınları, satın alma gücünü hemen hemen tümüyle yitirdiler. Baskı, işkence, vahşet ve katliamlar, açlığın ve yoksulluğun faşist iktidara karşı yarattığı kin ve öfkeyi kamçıladı, geliştirdi. Kitlelerde artan hoşnutsuzluk, silah zoruyla bastırılan ulusal ve toplumsal muhalefeti yeniden canlandırdı. Silahların gölgesinde sağlanan “sessizlik”, yer yer yığınların artan basıncının farklı biçimlerde kendisini dışa vurmasıyla kırılmaya başlandı. Kürdistan ise, bir barut fıçısı durumuna geldi. Cuntanın Kürdistan’a yönelik planları tutmadı.
    Değişik toplum kesimlerinde görünen bu hızlı değişim ve dönüşüm, bir bütün olarak burjuvazinin tedirginliğini arttırdı, burjuva güçler cephesindeki çelişkileri keskinleştirdi. “Son Türk devleti”nin parçalanmaktan korunması ya da “ıslahı” sorunu, burjuva çevrelerinde güncel bir tartışma konusu haline geldi. Toplumsal artık-değerin eşit koşullarda paylaşımını isteyen sermaye çevreleri, bu durumu yerinde değerlendirdi. Ve büyük sermaye çevrelerinin saldırgan eğilimine karşı, bu hızlı değişim sürecinin yapısında geliştirdiği patlayıcı birikimleri çekmeye yöneldi. Çünkü “liberal” burjuvazi, bununla bir yandan toplumsal artık-değerin eşit koşullarda paylaşımını hedefleyecek, diğer yandan yığınların artan basıncının setleştireceği ulusal ve sosyal mücadeleyi “ehlileştirme”yi, saptırmayı ve tekelci devlet kapitalizminin ömrünü uzatmayı sağlayacaktı. Kuşkusuz bu, öncelikle, icazetli “muhalefet”in kitlelerin gelişen ve yaygınlaşan muhalefetine paralel olarak radikalleştirilmesini gerektiriyordu. İşte “liberal” burjuvazi bunu yaptı. Ve farklı bir öz kazanarak gelişen devrimci sürece müdahale kapısını araladı. Dolayısıyla oportünist ve reformist güçler için yeni bir güneş doğmuş oldu.
    Yine bu dönemde, yurtsever ve devrimci hareket bir bütün olarak faşizm güçleri karşısında ağır bir yenilgiye uğramıştı. Yenilgiyi ciddi ideolojik, politik ve özellikle örgütsel sorunlar izledi. Ayrışmalar ve dökülmeler belirginik kazandı. Birlik sorunu istismar edildi. Özellikle sağ oportünizm, yaşanan zorlu dönemin “sigortalı” savaşım için sağladığı olanaklardan da yararlanarak ayrışma ve saflaşmaların önünü tıkamaya tasfiyeciliği geliştirmeye yöneldi. Ne var ki, zorlu koşullara rağmen devrimci yönelimlerin önü alınamadı. Ve bu süreç, değişik toplum kesimlerinde görülen hareketlenmelere paralel olarak gelişti. Örgüt içi sorunlar, örgütler arası sorunlara dönüşerek statükoculuğa ve tasfiyeciliğe karşı gelişti. Ve bu, sağ oportünist ve reformist güçleri sıkıştırdı, onları, süreci tersine çevirmek veya da en azından birbirlerine tutunarak varlıklarını sürdürmek için daha bir yakınlaşmaya zorladı.
    İşte bu koşullar, “Sol Birlik”in yapısını da geliştirdi. Bu bakımdan, “Sol Birlik” örgütlerini bir araya getiren nedenler, yaldızlı sözlerle cilalanan iddiaların aksine, ne sol güçlerin asgari müşterekleri, ne işçilerin, emekçilerin birlik istemleri ve ne de “karşılıklı güven” ve “eşit hak temeli”nde geliştirilen ilişkilerdir. Tam tersine, burjuvazinin şu ya da bu kesimine bağlanan umutların, “liberal” burjuvazinin yukarıda irdelediğimiz koşullarda “yeniden” tarih sahnesine çıkışıyla kemale erişmesidir. Sol siyasal yelpazede devrimci uyanıklığın gevşeyen etkisinin hala tam anlamıyla kırılmaması, devrimci uyanıklığın gevşeyen etkisinin hala tam anlamıyla kırılmaması, devrimci sürecin oportünist ve reformist güçlerin aleyhine gelişmeye başlaması ise, burjuva kuyurkçuluğuna soyunan yönelimlerin birleşmesine “tuz-biber” ekmiştir. “Sol Birlik Deklarasyonu” ve “Demokratik Güçbirliği Platformu”nda ifadesini bulan mantık, oporünist cambazlıklarla hazırlanan formülasyonlara rağmen bu tesbitimizi doğrulamaktadır.
   

 

“Sol Birlik”in Program Hedefleri, Mücadele ve İttifak Anlayışı
 
Bilindiği gibi, “Sol Birlik”in, biri “Sol Birlik Deklerasyonu” ve diğeri “Demokratik Güçbirliği Platformu” diye isimlendirilen iki ayrı programı var. “Türkiye ve Türkiye Kürdistan’ı Sol Birlik Deklarasyonu” diye anılan birinci programda, “Sol Birlik” örgütleri, Kürdistan devrimini Türkiye devrimine bağlayarak demokratik halk iktidarı hedefinde anlaşıyorlar. Sosyalistlik adına mangalda kül bırakmayan “Kürdistanlı sosyalistler”imiz de, varlık nedenlerini bile önemli ölçüde yadsıyan söz konusu programı onaylıyorlar! (bu konuya tekrar döneceğiz)
    Ne var ki, “Türkiye’nin toplumsal kurtuluş yolu”nu belirleyen bu program, faşist diktatörlük yıkıldıktan, “ülke”de burjuva demokrasisi gerçekleştirildikten sonra kitlelere hedef olarak gösterilecek. Şimdilik ise, sadece bir kalkan işlevi görecektir.
    Esas olarak bugün için öngörülen program “Demokratik Güçbirliği Platformu”dur. Söz konusu programın “Demokratik Güçbirliği Platformu” diye anılması ise, sadece formülasyonda başvurulan bir canbazlıktır. Ve bu “uyanıklık”, 41 maddeden oluşan ve “iktidar değişikilği”ni hedefleyen belgeyi, program olmaktan çıkarmaya yetinmiyor. Ancak bu, onun mükemmel bir program olduğu anlamına gelmez. Çünkü, söz konusu programın mükemmelliğini, dolayısıyla “Sol Birlik”in program hedeflerini kavramak için, öncelikle nasıl bir “iktidar”ın hedeflendiğini, öngörülen “iktidar”ın sınıf yapısını ve iktidar değişikliğinin nasıl gerçekleşeceğini açığa çıkarmak gerekir. Ki bu konuda başvurulacak kaynak, yine en başta anılan programın kendisi, bu programa imza koyan ve fakat kendi çizgisinde kısmen de olsa tutarlı bazı örgütlerin belirlemeleridir.
    Öncelikle “Demokratik Güçbirliği Platformu”nun nasıl bir “iktidar”ı hedeflediğini görelim:
    “Faşist diktatörlüğe son vermek, onun kukla parlamentosunu ve hükümetini dağıtmak ve geniş anti-faşist demokrasi ve barış güçlerinin temsilcilerinden oluşan bir hükümet kurmak;” (DGP)
    Hedeflenen “iktidar” mı? hükümet mi? Yoksa her ikisi mi? Yukardaki belirlemeyi aklımızda tutarak bu soruların yanıtlarını araştırmak için programa tekrar göz atalım:
    “Başta cuntacı generaller olmak üzere faşizmin tüm elebaşlarını, faşist katilleri, işkencecileri yargılamak, hakettikleri cezalar çarptırmak;”
    “MİT, Kontr-gerilla ve benzeri tüm faşist örgüt ve odakları dağıtmak;” “Devlet aygıtını faşist-ırkçı unsurlardan ve emperyalizmin ajanlarından temizlemek;
    DGP’nda aktarılması gereken daha önemli maddeler var. Ancak biz, şimdilik bunlarla yetinelim. Ve soralım: Türkiye’de zaman zaman hükümetleri yerinden oynatan, onların elini-kolunu bağlayan, hatta onların başını yiyen MİT, Kontr-gerilla ve benzeri faşist odakları iktidar olmadan dağıtmak mümkün müdür? Yine devlet aygıtını “faşist-ırkçı unsurlardan ve emperyalizmin ajanlarından temizlemek” iktidar olmadan olanaklı mıdır? Değilse (ki olmadığı açıktır), iktidarı hükümetle, “iktidar” programını hükümet “programı”yla karıştırma hinliği neden? Nedeni açık: “ne gelirse gelsin” (Yol ve Amaç, sayı 7) parolasında buluşmak
    İkincisi, faşist diktatörlüğe son verecek, onun “kukla parlamentosunu ve hükümetini dağıtacak” güçler kimlerdir? Bu misyon kimlere lutfediliyor? Yine DGP’na bakalım:
    “Tekellerin ekonomik ve toplumsal yaşam üzerindeki egemenliklerini sınırlamak;”
    “Kürt halkı üzerindeki ulusal baskıya son vermek, onun ulusal demokratik haklarını sağlamak ve tüm ulusal azınlıkların dil ve kültürlerini geliştirmelerinin önündeki engelleri kaldırmak;”
    “Topraklarımızın ABD ve NATO çıkarları için komşu ülkelere karşı bir saldırı üssü olarak kullanılmasını önlemek; ABD ‘Çevik Kuvvetleri’nin topraklarımıza yerleştirilmesine, var olan üslerin genişletilmesi girişimlerine, (..) karşı çıkmak.” (DGP)
    Ve TKP, TSİP’in belirlemelerinden ekleyelim:
    “Kuşkusuz biz özünde burjuva demokrasisi olan bir demokrasi için savaşıyoruz” (H. Kutlu, Yol ve Amaç, s. 1, s. 9)
    “Bugün devrimin koşulları yoktur ve devrime hazır olmayan kitleler faşizm ile burjuva demokrasisi arasında acil bir tercihle karşı karşıyadırlar.” (Kitle, sayı 225)
    Görüldüğü gibi, DGP’nin özünü oluşturan yukarıdaki istemler, öngörülen “iktidar” misyonunun kimlere lutfediliğini, tartışmaya yer vermeyen bir açıklıkla ortaya koyuyor. Dolayısıyla söz konusu programla hedeflenen “iktidar”ın sınıf yapısı, karakteri kendiliğinden ortaya çıkıyor.
    Üçüncüsü, bunun nasıl gerçekleşeceği ve ittifakların nasıl şekilleneceğinin açıklığa kavuşturulmasıdır. “Kitleler faşizm ile burjuva demokrasisi arasında acil bir tercihle karşı karşıyadırlar” belirlemesini hatırımızda tutarak tekrar programa dönelim:
    “Demokratik Güçbirliği Platformu, yukardaki istemler doğrultusunda işçi ve emekçi halkın aktif, örgütlü ve yığınsal mücadelesini temel alan, faşist diktatörlüğe karşı geniş demokrasi ve barış güçlerinin birliğini sağlama yolunda kalıcı bir güçbirliği oluşturmayı amaçlamaktadır. Demokratik Güçbirliği Platformu bu amaç ve istemler üzerinde anlaşan tüm politik parti ve akımların eşit haklar temelinde katılımına açıktır. Demokratik Güçbirlği Platformu bu taleplerin tümünü kabul etmeseler bile bunlardan her hangi biri uğrunda mücadele etmek isteyen güçlerle, onlar faşist diktatörlükle uzlaşmayı reddettikleri ve demokratik güçlerle, sol güçlerle işbirlğine yanaştıkları ölçüde, onların bu mücadelesini desteklemeye, eylem birliği yapmaya ve omuz omuza ortak bir savaşım yürütmeye hazırdır.” (DGP)
   Alternatif “burjuva demokrasisi, dolayısıyla burjuvazi olduğuna”(!) göre mücadelenin ve ittifakların biçimini de belirleyen ya da dayatan burjuvazi olmayacak mıdır? Kuşkusuz, burjuvazinin kendisi olacaktır. Bakın Nazlı Ilıcak’ın, cuntanın şefi Evren’in “endişeleri”ne ilişkin yorumu bu açıdan ilginçtir.
    “Endişe ve hassasiyete mahal yok diyoruz. Çünkü Türkiye’de ve ordu müdahalelerine sahne olan diğer ülkelerde, iktidarı deralan sivil yönetimler hiç bir zaman hesap sormamışlar, ‘devr-i sabık’ yaratmamışlardır. Yunanistan ve Arjantin’de durum farklıdır. Çünkü iki ülkede gönüllü bir devir değil, hezimete uğrayıp iktidardan kaçış söz konusudur.” (N. Ilıcak, Ter. Gaz.)
    O halde, “faşist diktatörlüğün kukla parlamento ve hükümetini dağıtmak” işçi ve emekçi halkın aktif, örgütlü ve yığınsal mücadelesini temel almak” gibi inciler dökmenin, “burjuvazi sol güçlerle işbirliğine yanaştığı ölçüde” onu destekleyeceğiz gibi manevralar yapmaya çalışmanın anlamı ne? Hem burjuvazi adına ve burjuvazi için programlar yapmak, onu “ilerletmek”, onun sol güçlerle işbirliği yapmasını sağlamak için yeterli mi? Değilse (ki değildir), “Sol Birlik”in bunun da bir “çaresi”ni bulması, dolayısıyla burjuvazinin güvenine mazhar olması gerekmez mi? Kuşkusuz gerekiyor. Ve “Sol Birlik”in mimarı olan TKP, bunun da yolunu buldu bile:
    “Biz şimdi DYP ve SODEP yandaşı halk yığınlarını, kendi partilerinin ilan ettikleri demokrasi için işbirliği yapma hedefine uygun davranmaya, kendi ortak çıkarları için güçlerini birleştirmeye çağırıyoruz. Tabandaki böylesi birlikleri iki parti arasındaki işbirliğinin gerçekten demokratik bir karakter kazanmasının güvencesi olacaktır. Ve eğer komünist ve solcu işçi ve aydınlar bulundukları her yerde emekçilerin birleşmesi için var güçleriyle çalışıyorlarsa, hiç kimse, hiç bir emekçiyi, komünist ve solcu işçi ve aydınlarıyla birleşmemek gerektiğine kolay kolay inandıramayacaktır.” (Yol ve Amaç, s. 7)
    İşte söz konusu programın iç yüzü!.. Ancak, yukarda da belirttiğimiz gibi, bütün bunlar sadece “Sol Birlik”in program hedeflerini, mücadele ve ittifak anlayışını açıklığa kavuşturmak, formülasyonlardaki canbazlığı çözmek içindi. Oysa konumuzun asıl önemli yanı, “Sol Birlik”in, faşizme karşı mücadelede “ülke” gerçeklerini yadsıması ve burjuvazinin değirmenine su taşıyan bir işlev görmesidir.

 

Kürdistan-Türkiye Gerçeği ve “Sol Birlik”
 
Faşizme karşı savaş, ülkenin tarihi, ekonomik, toplumsal, siyasal koşulları ve ulusal özelliklerinden soyutlanamaz. Aksine bu koşullar, faşizme karşı savaşta belirleyici güç olan işçi sınıfının, savaşım perspektiflerini, ittifak ve mücadele biçimlerini belirler. Eğer söz konusu olan çok uluslu bir devlet ya da sömürgeci-sömürge ilişkilerinin bulunduğu bir “ülke” ise durum daha bir değişir. Ve faşizme karşı savaşta işçi sınıfı, sömürgeci-faşist çarka yönelen güçlü ve bir o kadar da kararlı müttefiğe kavuşur. İşte, Türkiye ve Kürdistan gerçeğinde, faşizme karşı geliştirilecek demokrasi mücadelesini bu bağlamda değerlendirmek ve “Sol Birlik”in burjuva demokrasisini hedefleyen programının gerçekliğini tartışmak gerekir.
    “Sol Birlik” programının “ülke” gerçeklerini yadsıyan özünü bilince çıkarmak için, öncelikle burjuvaziye lutfedilen “demokratlık” misyonundan işe başlamak ve türk devletinin tarih sahnesine çıktığı döneme doğru geriye gitmek gerekiyor. Bilindiği gibi, Türk burjuvazisi, tarih sahnesine çıkşından bu yana Kürdistan sorunu karşısında şoven ve sömürgeci bir tavır içindedir. Ve bu, onun demokrat oluşunu engelleyen önemli bir faktördür. Ayrıca o, -daha önce de belirttiğimiz gibi- Osmanlı despotizminden devraldığı yapıyı yaşatmak istemiş ve feodal toprak sahipleriyle işbirliğine yönelmiştir. Bu da, burjuva demokratik dönüşümlerin tamamlanmasını engellemiştir. Dolayısıyla devlet yapısındaki gerici eğilimler törpülenmemiş, aksine, gelişme ve güçlenme olanağı bulmuştur. Kürdistan’da yer alan hareketler ve Türk burjuvazisinin Pazar tutkusu onun bu şoven ve gerici eğilimlerini güçlendirmiş, tekelci döneme tekabül eden siyasi gericiliğin derinleşmesi için elverişli koşullar yaratmıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında, Türkiye ekonomisinde, tekellerin ortaya çıkması ve devletle bütünleşmesi, burjuvazinin bu gerici eğilimlerinin devletin egemen karakteri haline gelmesini beraberinde getirmiştir. Türkiye kapitalizminin, emperyalizm ile olan ilişkilerinden de etkilenen sürekli ve kalıcı yapısal bunalımı, sömürgeci devletin bu egemen karakterini geliştirmiş pekiştirmiştir. Dolayısıyla tarihin hiç bir döneminde Türkiye, Batı Avrupa’da görülen tipte bir burjuva demokrasisine tanık olmamıştır. Tersine, “demokrasi” adına en basit insan haklarına hayasızca tecavüz edilmiş, derinleşen ekonomik bunalımın tekelci burjuvaziyi yönetim acziyle karşı karşıya getirdiği her dönemde askeri müdahalelere, faşizme baş vurmuştur.
    İşte sömürgen burjuvazinin, dolayısıyla devletin tarihsel gelşiminin hemen hemen her döneminde belirgin bir biçimde kendisini gösteren bu siyasal karakteri bir başına, “Sol Birlik”in hedeflediği “devletin ehlileştirilmesi”ni ya da “demokratikleştirilmesi”ni yadsıyor. Bu bakımdan Türkiye ve Kürdistan şartlarında faşizme kaşrı yürütülen demokrasi savaşının, devletin bu gerici karakterine yönelmesi gerekiyor.
    Sömürgeci Türk devletinin bu siyasal karakterini belirleyen ise, burjuvazinin sınıfsal yapısı ve siyasal konumudur. Ve devletin karakterinde meydana gelen niteliksel değişmeleri de bu bağlamda ele almak, devletin sınıf yapısı içinde, burjuva güçler arasında yeniden düzenlenen ilişkilerin biçimini açığa çıkararak burjuvazinin şu ya da bu kesimine lutfedilen “liberal”lik misyonunun sırrını çözmek gerekir. Bilindiği gibi 12 Eylül’de, faşist cuntanın silah zoruyla iktidara el koymasıyla, sömürgeci devletin sınıf yapısı içinde, tekelcilerin çıkarları çerçevesinde ve fakat uzlaşma temeline dayanan ittifak ilişkileri, büyük tekellerin yararına bozuldu; finans kapitalin ekonomik terörü ve siyasal zoru altında yeniden düzenlendi. Devletin sınıf yapısında somutlaşan bağlaşıklar arası ilşkilerde görülen bu değişim, kaçınılmz olarak burjuva güçler arasında var olan çelişkileri derinleştirdi; tekellerin birbirleriyle ve emperyalizmle olan ilişkilerini olumsuz yönde etkiledi. (R. Welat, s. 25-26) İşte “Sol Birlik”in “liberal” hatta “kurtarıcı” ilan ettiği bazı tekelci kesimler, söz konusu değişimden, diğer bir deyimle finans kapitalin tahakkümünden rahatsız oluyor ve buna karşı çıkıyorlar; toplumsal artık-değerin eşit koşullarda paylaşımını istiyorlar. Ancak devletin büyük sermayeden yana müdahaleci bir işlev görüyor olması, burjuva sömürücü güçler arasındaki uzlaşmayı mali sermayenin tahakkümüne uğrayan sömürgen kesimlerin gerçek anlamda radikalleşmeleri veya liberalleşmeleri için yeterli midir? Ya da “Sol Birlik”in bulduğu formülasyonla, yani özünde toplumsal artık-değerin eşit koşullarda paylaşımın bir ifadesi olan “tekellerin ekonomik ve toplumsal yaşam üzerindeki egemenliklerini sınırlandırmak” ve NATO’cu emperyalistlere göz kırpmakla sömürücü burjuvazinin bu kesimlerini, faşizme karşı savaşta radikal bir eylem çizgisine çekmek veya “ilerletmek” mümkün müdür? Benzer sorular çoğaltılabilinir. Ne var ki, bu ve benzer sorulara olumlu yanıt bulmak olanaksızdır. “Çünkü bu, asgari koşularda emperyalizme karşı bağımsız bir tavır geliştrimeyi gerektirir. Bu ise herşeyden önce uluslararası sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi sürecinin belirlediği işbölümü çerçevesini yadsır. Kaldı ki, yerli tekelci sermayenin emperyalizmle olan ortaklık ilişkilerinden kaynaklanan bağımlılık nesnel olarak böyle bir tavır alışa olanak vermez.” (R. Welat, s. 25-26)
    İkincisi, tekelci burjuvazinin finans kapitalin tahakkümünden rahatsız olan kesimleri, Türkiye kapitalizminin toplumunun değişik kesimlerini birazcık da olsa memnun edebilecek ya da onlara burjuva demokrasisinin gerektirdiği asgari ödünleri verebilecek bir mali güce sahip olmadığını da çok iyi biliyorlar. “Dolayısıyla faşizme karşı gelişen demokrasi mücadelesinin finans kapitalin, emperyalizmin yanı sıra kendi varlıklarına yöneleceğinin de bilincindedirler. Ayrıca işçi sınıfı, Kürdistan halkı ve diğer emekçi yığınların kabaran hoşnutsuzluğu, sosyalist sistemin artan etkinliği ve demokrasi ve sosyalizm güçlerinin kazandığı yeni yeni mevziler karşısında ipin ucunu kaçıracaklarının da...” (R. Welat, Ags.) Bu nedenle faşizme karşı demokrasi savaşı, devletin siyasal karakterinin yanı sıra onun sınıfsal yapısına, yani tekellerin egemenliğine ve emperyalizmin “ülke”deki varlığına yönelmek durumundadır.
    Diğer taraftan Türkiye, bölgede, emperyalizmin, sömürgeciliğin ve gericiliğin en zayıf durumunda bulunan Kürdistan’ın en büyük parçasını sömürge olarak elinde tutuyor. Kürdistan halkı ve onun yurtsever-devrimci güçleri ise, vatanın bağımsızlığı ve özgürlüğü için sömürgeci-faşist Türk devletine karşı zorlu bir savaş yürütüyor. Bu durum, ulusal demokratik güçleri, faşizme karşı savaşta, nesnel olarak işçi sınıfının temel ve güçlü bir müttefiği durumuna getiriyor. Dolayısıyla Kürdistan ve Türkiye koşullarında faşizme karşı savaş, sömürgecilğe karşı savaşla ya da Kürt ulusunun kendi bağımsız devletini kurma hakkı dahil kendi kaderini özgürce belirlemesi mücadelesiyle çakışıyor. Türk burjuvazisi ise, iç çelişkilerine rağmen bir bütün olarak Kürdistan’ı elde tutmak için her türlü saldırı ve soykırım politikasının aklanması noktasında birleşiyor. Dolayısıyla bu, soruna değişik boyutlar kazandırıyor; burjuvazinin gerici, karşı devrimci konumunu pekiştiriyor.
    Ama bu nesnel gerçeklere rağmen “Sol Birlik”, burjuvazinin şu ya da bu kesimini “ilerletmek”, hatta onun adına ve onun için programlar yapmaktan kendisini alamıyor. Hem de nüfusun ezici çoğunluğunun ve özellikle Kürt ulusunun acil demokratik taleplerinden ödün vererek. Oysa bugün “anti-faşist” bir konomda olan ve ilerletilmesi düşünülen “liberal” burjuvazinin başını çeken yine tekelci çevrelerin finans kapitalin tahakkümünden rahatsız olan kesimleridir. Ve bu kesimler, faşizme kaşrı mücadelede, “İşçi ve emekçi halkın aktif, örgütlü ve yığınsal mücadelesini temel” alacak bir savaşımın yanında değil, yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı tam karşısında yer alacaklardır. Kaldı ki, şiddetli ulusal ve sınıfsal çatışmaların yer alacağı bu savaşta, muhtemel bir SODEP artı HP ya da DYP iktidarı da, sorunları çözemeyecek, burjuva demokrasisini kuramayacak, Portekiz’de Salazarist politikanın uygulayıcısı olan Marcelo Caetano iktidarı gıbı Evren-Özal politikasının izleyicisi olacak ve “ülke”, kısa sürede ya devrime, veya gerisin geriye faşizme gidecektir. Bu bakımdan, böyle savaşım perspektifleri ve ittifakların buna uyarlanması “Kürdistan ve Türkiye halklarının faşizme ve sömürgeciliğe karşı savaşta güçlerini birleştirmelerini baskı altına almayı,halk güçlerinin gelişen eylemini saptırmayı ya da zayıflatmayı hedeflemek”ten başka bir anlam taşımza. Ve “liberal” burjuvazinin istediği de budur. Çünkü o, kitlelerin gelişen eylemini saptırablidiği, muhalefetini yozlaştırabildiği ölçüde “son Türk devleti”nin ömrünü uzatabilir.
    Burjuvazinin ve devletin bu tarihsel gelişim süreci, sömürgeci karakteri, türkiye kapitalizmin yapısal sorunları ve emperyalizme olan bağımlılığı, Kürdistan’da devrimci sürecin kazandığı boyutlar ve devletin sınıf yapısı içinde ifadesini bulan bağlaşıkların durumu, Kürdistan ve Türkiye koşullarında faşizme karşı yürütülen mücadeleye özgül bir karakter kazandırıyor; savaşım perspektiflerini, mücadelenin ve ittifakların biçimini derinden etkiliyor. Faşizme karşı savaşın, sömürgeciliğe, tekellerin egemenliğine ve emperyalizmin “ülke”deki varlığına yönelmesini, yukarda sıralanan nedenlerden ötürü zorunlu kılıyor. “Sol Birlik”in “ülke” gerçeklerini göz ardı eden programını ve Komünist Enternasyonal’in 7. Kongresi karar ve taktiklerinin ardına sığınarak burjuva demokrasisinin savunulmasını yadsıyor. Zira 7. Dünya Kongresinin faşizme karşı savaşta birlik olmanın önemini belirleyen özüne ve ruhuna uygun olarak, en geniş güçlerin birliği sorununu doğru bir biçimde kavramak, bir başka ülkede ya da ayda müttefik aramak demek değildir. Tam tersine yukarıda belirlediğimiz gibi, “ülke”nin tarihi, iktisadi, toplumsal ve siyasal durumunu doğru bir şekilde tahlil etmeyi, burjuvazinin, işçi sınıfı, Kürdistan halkı ve diğer toplum kesimlerinin, ulusal ve sosyal catışmaların şiddetlenebileceği koşullarda alabilecekleri konumları açığa çıkarmayı, kazanılması ve tarafsızlaştırılması gereken toplumsal katmanları tespit etmeyi ve buna uygun ilkeli ama esnek bir birlik politikası gütmeyi gerektirir.
    Diğer taraftan, 7. Dünya Kongresinin karar ve taktikleri, faşizmi yaşayan halkların engin mücadele deneyimleri, elbette ki, bizim için esin kaynağıdır. Ancak bundan hareketle, Türkiye’yi, bir İspanya, İtalya, Almanya ve Yunanistan’la, bugünkü durumu, faşizmin dünyada kol gezdiği 1935’lerle özdeşleştirmenin olanağı yoktur. Ayrıca Komünist Enternasyonalin 7. Kongresi karar ve taktiklerini, mekanik olarak Türkiye’ye “monte” etmenin ya da onları savunma aracı olarak kullanmanın da... Dolayısıyla bu da, “Sol Birlik” kahramanlarını kurtarmaya yetmeyecektir.

 

“Sol Birlik” ve “Kürdistanlı Sosyalistler”
 
Bilindiği gibi, “Sol Birlik”in programına imza koyan ve sosyalistlik adına mangalda kül bırakmayan iki de Kürdistanlı örgüt var. Biri TKSP, diğeri PPKK. Öncelikle bugün için sadece bir kalkan işlevi gören birinci programı ele alalım. Bakın, “Türkiye’nin toplumsal kurtuluş yolu”nu belirleyen bölümde şöyle deniliyor:
    “Emperyalizmle olan her türlü bağımlılık ilişkilerine son veren, tekelci sermayenin elindeki büyük üretim ve ulaşım araçlarını kamulaştıran, onun toplumsal yaşam üzerindeki ideolojik, politik egemenliğine son veren, Kürt ulusunun kendi kaderini özgürce belirleme hakkını tanıyan ve köklü bir toprak devrimini gerçekleştiren demokratik halk iktidarı, halklarımıza ulusal ve sosyal kurtuluş yolunu açacaktır. Faşist diktatörlük yıkıldıktan sonra da partilerimizin içinde yer aldığı devrimci güçler, işçi sınıfı öncülüğünde demokratik halk iktkdarı doğrultusunda mücadelesini yukardaki amaçlara varmak için sürdürecektir.” (Türkiye ve T. Kürdistanı Sol Birlik Dek.)
    Görüldüğü gibi, “Kürdistanlı sosyalistler”imiz diğer partilerle birlikte, başka hiç bir seçeneğe, tarihi gelişmenin öne çıkarabileceği ihtimallere de açık kapı bırakmaksızın demokratik halk ktidarı hedeflerinde ve devrimin glişme yolu konusunda görüş birliğine varıyorlar! İlk anda bu, olumlu bir iş, “önemli bir adım” olarak görülüyor. Ne var ki, yaklaşımda isabet yok. Çünkü aynı örgütler, demokratik halk iktidarı hedeflerinde ve devrimin gelişme yolu üzerinde mutabakata varmanın yanı sıra sosyalist sistem, uluslararası poilitka, demokrasi mücadelesi ve daha bir çok konuda aynı şeyleri söylemelerine ve birlik tüccarlığını en fazla yapmalarına rağmen hala ayrı ayrı örgütler olarak varlıklarını sürdürmeye çabalıyorlar. Oysa dün “Türkiye’de işçi sınıfı partisi olmadığı için ayrı örgütlenmek zorunda kaldıklarını” söyleyen “Kürdistanlı sosyalistler”imizden bazılarının, bunda sonra ayrı örgüt olarak kalmaya ne gibi gerekçeler bulacakları meçhuldur(!) Çünkü dünden bugüne ayrı örgüt olmak, işçi sınıfı hareketinin birliğinin daha bir önem kazandığı günümüzde ayrı örgüt olarak kalmak için yeterli bir neden değildir.
    Yok eğer bu, TKP odağında birleşmenin bir manevrası değilse, yukardaki belirleme, Kuzey Kürdistan devrimini Türkiye devrimine bağımlı kılmakla, Kürdistan’da devrimci sürecin Türkiye’den ileri olduğunu belirleyen PPKK’nın ve tarihi gelişmenin sunabileceği olanaklar karşısında başka seçeneklere kapıyı kapaması açısından da TKSP’nin -o her tarafa çekilebilen- programını yadsıyor. Ne ki, TKSP’li baylarımız, daha dün HEVKARİ programında bağımsızlığı hedefleyen gelişme younun altına koydukları imzalarının anlam ve önemini de “unutarak”, söz konusu bölümü “Sol Birlik” deklerasyonuna “koymakla” böbürlenmekten de kendilerini alamıyorlar!..
    Oysa demokratik halk iktidarı, ortak düşmana karşı ortak savaşın örgütlenmesi ve gelişmesi sürecinde gündeme gelebilecek bir olasılıktır. Ve böylesi bir olasılık dahi, Kuzey Kürdistan devriminin esas gelişme yolunu kapayamaz, mutlaklaştıramaz. Çünkü Küzey Kürdistan’dki devrimci süreç, Türkiye’den daha leri bir seyir izliyor. (RW. s. 27-30)
    Ancak “Kürdistan’lı sosyalistler”imiz bununla da kalmıyor; ulusal kurtuluş mücadelesinin taşıdığı potansiyeli, onun gelişme dinamiklerini, “liberal” burjuvaziye “peşkeş” çekerek daha “ileri” gidiyor ve Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı mücadelesini “burjuva demokrasisi” sonrasına erteliyorlar. Bunu nasıl “kitabı”na uydurduklarını, değerlendirmemizin bu bölümünde ikinci arabaşlık altında DGP progrmından aktardığımız konuya ilişkin belirlemeyi hatırlayarak, TKP’nin Merekez Organı Yol ve Amaç’tan okuyalım:
    “TKP, faşizmin yıkılması ve ulusal demokrasi için savaşımda Kürt halkı üzerindeki ulusal baskıların sona ermesi istemini öne çıkarıyor. Faşizmin erkten uzaklaştırılması ve ulusal bir demokrasinin kurulması sorunun çözümünün de yolunu açacaktır.” (Yol ve Amaç, ags., s. 36-37)
    İşte DGP programının Kürt ulusal sorununa yaklaşımı budur. Görüldüğü gibi, “Kürdistan’lı sosyalistler”imiz ortaklarıyla birlikte, Kürt ulusnunun kendi kaderini tayin hakkı istemini şimdilik “erken”, burjuvaziyi ürküten “sivri” bir “belgi”, ulusal sorunun çözümünü ise olanaksız görüyorlar. Demek ki, “ulusal demokrasi” kurulduktan sonra kendi kaderini tayin hakkı için mücadele edilebilecek ve sorunun çözümü ise proletarya diktarörlüğünün özgül bir biçimi olan demokratik halk iktidarının gerçekleşmesine kalacaktır.
    Burada bir parantez açarak “Kürdistan’lı sosyalistler”imizin, faşizme karşı mücadelede dün nasıl düşündüklerini görelim:
    “Cuntaya karşı bir kalkışma dün mümkündü olmadı ve bugün de onun koşulları yoktur. Ama yarın buna uygun koşular ortaya çıkabilir. Düşmanın daha “yumuşak”, daha örtülü diktartörlük biçimlerine geçmesine ve bunu bir ‘demokrasiye dönüş’ gibi kitlelere yutturmasına fırsat vermemek gerekir. Eski veya yeni bir Demirel’in, bir Ecevit’in kitlelere umut gibi sunulmasına fısat vermemek gerekir. Kitleleri bir devrimci dönüşüme demokratik halk iktidarına yöneltmeliyiz. Kitleleri bir devrimci dönüşüme demokratik halk iktidarına yöneltmeliyiz. Kitleleri sömürü ve zulüm çarkını parçalamaya, sömürgeci zincirini kırmaya yöneltmeliyiz.” (TKSP MK Genelgesi)
    PPKK’nın Politik Rapor’unda ise bu konuda şöyle deniyor:
    “...Kürt ulusunun kendi kaderinin tayin hakkının tanınması, (..)”
    “... Emperyalizm ve özellikle ABD emperyalizmiyle ekonomik, siyasal ve askeri alanda imzalanan btün kölelik anlaşmalarının iptal edilmesi, NATO’dan çıkılması, Türkiye ve Kürdistan’daki ABD ve NATO üslerine el konulması.”
    “Emperyalist tekellerin elindeki ya da ortak olduğu büyük şirket, kuruluş ve girişimlerin ulusallaştırılarak kamulaştırılması. Faşizmin arkasındaki büyük tekellerin, büyük dış ticaretin, büyük banka ve sigorta şirketlerinin, petrol ve madenlerin devletleştirilmesi.” (PPKK, P. Rap., s. 86)
    Görüldüğü gibi, “Kürdistan’lı sosyalistler”imiz, dün, faşizme karşı mücadeleyi bir devrim sorununa bağlıyorlardı. Ama yine onlar, bugün, “liberal” burjuvazinin devrimci sürece müdahale kapısını aralamasıyla yüzseksen derecelik bir dönüş yaparak “iskeleye yanaşma”yı da ihmal etmiyorlar, hem de varlık nedenlerini önemli ölçüde yadsıyarak...
    Oysa Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı talebi, acil demokratik bir istemdir. Kürdistan halkı ensesinde faşizmin olanca şiddetini hissetmesine rağmen, esas olarak bu talep eksenininde anti-faşist savaşa aktif olarak katılabilir. Ve böyle bir istemi, “erken” gören onu “çilenin sıfırı tüketeceği” tarihlere erteleyenler, daha şimdiden halkımızla sömürgeci yönetim arasında örülen kalın duvarları, vatanın bağımsızlığı ve özgürlüğü uğruna gelişen mücadeleyi, Kürdistan’ın bölgedeki konumunu göremeyen ya da görmek istemeyenlerdir; onlar, sosyalistlik adına, faşizme karşı mücadele adına kendilerini temize çıkaramazlar. Çünkü bugün sömürgeci burjuvaziye şirin görünmek için böylesi ödünler verenlerin, ulusal kurtuluşun ileri boyutlar kazanması sürecinde hangi boylara gireceğini kavramak artık sır değildir.
    Diğer taraftan, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı sorununa böylesi bir yaklaşım, “Sol Birlik”in diğer ortakları ve faşizme karşı geliştirilen demokrasi mücadelesi bakımından da önemlidir. Çünkü devrimci çalışmada ajitasyon ve propaganda, güncel ekonomik istemlerle siyasi taleplerin birleştirildiği ölçüde doğruluk kazanır, başarıya hizmet eder. Ve siyasal sorunlardan yan çizmek ya da ödüncü devranmak, bilimsel sosyalizmin ilkelerinden bir sapma, uzaklaşmadır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ise, siyasal demokrasinin vaz geçilmez bir istemidir. Bağımlı ve sömürge ulusların sömürgeci “bütün”lerden ayrılıp kendi bağımsız devletini kurma hakları dahil kendi kaderini özgürce belirlemeleri isteminin “mutlak bir istem” olduğunu belirleyen Lenin’in, aşağıdaki belirlemesi bu bakımdan öğreticidir.
    “Bu istek (söz konusu edilen kendi kaderini tayin hakkı istemidir -bn.) mutlak bir istemdir, hatta sosyalizm kurulmadan önce böyle bir isteğin gerçekleşmesi ihtimali binde bir olsa bile.” (Lenin, Stalin’in Mark. ve Mil. Mes. Sol Ya. s. 139’dan akt.)
    Lenin’in bu dahiyane tesbite uygun kararlı mücadele, sadece Çarlık Rusya’sında değil, kırk sekiz yıl faşist diktatörlük koşullarında savaşan Portekiz komünistlerinin örnek savaşımlarında da görüldü. Onlar da, sömürgelere bağımsızlık ve özgürlük verilmesi istemini, anti-faşist mücadelenin temel bir yönelimi, bir köşe taşı olarak ele aldılar. Ve burjuvaziye şirin görünmek için bundan ödün vermediler. İşte “Sol Birlik”in Türkiye’li ortaklarına da böyle bir görev düşüyor.

 

Alternatif “Burjuva Demokrasisi” Değil, Faşizme ve Sömürgeciliğe Karşı Savaşın Örgütlenmesidir
 
Türkiye koşullarında “bujuva demokrasisi”nin kitlelere hedef oarak gösterilmesi, her şeyden önce burjuvazinin buna gerçekten istekli, yetenekli olmasını ve Türkiye kapitalizminin böyle bir demokrasiyi gögüsleyebilecek mali bir güce sahip olmalarını gerektirir. Oysa “liberal”, hatta “kurtarıcı” ilan edilen tekelci burjuvazinin bazı kesimlerinin de, sınıfsal yapıları ve sömürgeci karekteri itibarıyla buna istekli, yetenekli olmadıklarını, “ülke”nin tarihi, iktisadi, toplumsal ve siyasal koşullarının da böylesine radikal burjuva kalkışmasını engellediğini; onun (yani “liberal” burjuvazinin) bugün “anti-faşist” bir konum almasının, nesnel durumunu aşacak bir tavır içine girmesine yetmediğini buraya kadarki belirlemelerimizle açıklığa kavuşturduk. Geriye tekel dışı burjuvazi kalıyor ki, burjuvazinin bu kesimi, homojen ve bağımsız bir güç değildir. Ve yerli tekellerin yanı sıra emperyalist tekellerle olan bağımlılık ilişkileri onun, “ülke”nin bağımsızlığından yana tavır geliştirmesini engelliyor. Kürt sorunu karşısındaki şoven tavrı ve Pazar tutkusu ise, onun gerici ve karşı-devrimci eğilimlerini güçlendiriyor. (Tekel dışı burjuvazinin bu belirgin karakteri konusunda daha geniş bilgi için R. Welat, s. 25-26’ya bakılabilir.) Bu belirgin karakterinden dolayı tekel dışı burjuvazi, anti-faşist ve anti-sömürgeci mücadelenin boyutlanması sürecinde tekelci burjuvazğinin yanında yer alacak ve Türk devletinin parçalanmaktan korunması için elinden geleni yapacaktır. Elbette ki, bu, bu kesimin, finans kapitalin baskı ve terörü altında uğrayacağı ayrışmaları göz ardı etmeyi gerektirmez; faşizme karşı mücadelede onun sınıf çıkarlarını korumayı yadsımaz. Dahası bir bütün olarak sömürgen burjuva kampında derinleşen çelişkileri, sürtüşme ve tartışmaları göz ardı etmemek, yakından izlemek, ve söz konusu “çatışmalar”dan ustaca yararlanmak için yoğun bir çaba harcamak da gerekir.
    Ancak bu, “ülke”nin nesnel koşullarını göz ardı etmek, mücadelenin strateji yönelimlerini ve taktiklerini, burjuva güçler arasındaki çelişki ve “çatışmalar”dan yararlanma esasına göre belrilemek; “Sol Birlik”in yaptığı gibi burjuvaziye rağmen burjuvazi için programlar yapmak ve onun şu ya da bu kesimine hak etmediği misyonlar lütfetmek anlamına gelmez. Tam tersine mücadelenin stratejik yönelimlerini, devletin sınıfsal yapısı, gerici ve sömürgeci karakteri ile açık bir çatışma içinde olan işçi sınıfı ve Kürdistan halkının temel demokratik ayrıcalıklarından, ekonomik baskı ve teröründen ciddi ölçülerde rahatsız olan, ızdırap çeken “küçük burjuvazi ve tekel dışı burjuvazinin sınıfsal çıkarlarına uyarlamayı gerektirir. Kaldı ki, bugün “anti-faşist” bir konumda bulunan “liberal” burjuvazi, işçi sınıfı, Kürdistan halkı ve diğer toplum kesimlerinin, faşizme, sömürgeciliğe, emperyalizmin “ülke”deki varlığına, tekelleri egemenliğine ve büyük topark sahipliğine karşı geliştirdikleri mücadele ile yan yana yürümekten oldukça uzaktır. Hatta Türkiye ve Kürdistan devrimlerinin ortak paydalarının söz konusu asgari hedeflerine yönelen anti-faşist savaşımı saptırmak, onu kendi sınıf çıkarları doğrultusunda kullanmak ve kendi potasında eritmek, eritemediği anda da boğazlamak kararındadır. Ve burjuvazi için özel programlar yapmak da, onun güvenini kazanmak için yeterli değildir.
    Bu bakımdan görev, “liberal” burjuvazinin yanında yer almak, onun içinde erimek, “burjuva demokrasisi” hayalleri ile kitleleri silahsızlandırmak ve dolayısıyla burjuvazinin değirmenine su taşımak değil, faşizme ve sömürgeciliğe karşı savşı örgütlemek, geliştirmek ve yükseltmektir. Demokratik halk devriminin ana yönelimlerinden ödün vermeden, belirli demokratik talepler konusunda “liberal” burjuvaziyi yan yana yürümeye zorlamak, onunla bu anlamda –eğer geliyorsa- eylem birliklerinden çekinmemek ve bunu yaprken de onun kısa ve uzun vadeli hesaplarının teşhirini yoğunlaştırmaktır. Ve yurtsever, devrimci ve anti-faşist güçlerin bugün için dağınık, iktidara alternatif bir örgütlenmeye sahip olamaması, bazı aklı evellerin sandığı gibi böyle bir savaşım hattının geliştiririlmesine engel değildir. Yeter ki, Sömürgeci burjuvazinin aleyhine, işçi sınıfı, Kürt ulusu ve diğer emekçi yığınların lehine gelişen nesnel sürece radikal müdahalelerde bulunulabilsin. Çünkü belirleyiçi olan nesnel koşullardır. Öznel öge, yani devrimci alternatif, savaş süreci içinde de yaratılabilir, ve devrimci süreç bunun savaşılarak yaratılmasını zorunlu kılıyor. Ve bu görev omuzlanabildiği ölçüde, burjuvazinin kendi içinden “alternatif” üretme açmazı derinleşecek, kitlelerden yalıtlanma süreci hızlanacak, reformist güçlerin teşhiri kolaylaşacak, en geniş anti-faşist ve anti-sömürgeci güçlerin birliği yolunda ciddi adımlar atılabilecektir.

(*) Bu yazı, ilk kez Roja Welat’ın Temmuz-Aralık 1985 tarihleri arasında yayınlanan 29-30 ila 34. sayılarında imzasız olarak; ikinci kez de Zeki Adsız, Devrimci Süreç Birlikler Sorunu Faşizme ve Sömürgeciliğe karşı mücadele Perspektifleri (Heviya Gel Yayınları, 1991, Almanya) adlı kitapta (ss. 79-102) yayınlandı.

© www.zekiadsiz.com

 
   
 

 

 

   
Watches tag heuer replica sale, spend real cash of many, there is a replica tag watches buy spend the best hotel much less Heuer. Replica watches uk at an affordable price no different, but from the real enemy of them. They have the same appearance, weight, and feel. Longines replica waches wearing it, because while senior Japanese watch, you will be chic famous. T-Mobile Touch Tag heuer replica sale, build changed the face of the watch brand, Tag heuer, see if it is the story of the world 00 years. As a buyer, in the top of the world, however, people in Switzerland watch company in the market, it is a watch company in tag heuer replica watches too depending on the brand Swiss watch company Tag heuer replica uk, Tag heuer years. If you want to change the traditional Swiss Tag heuer, T button to monitor the market, the sport for more than 10 years of physical location, T-Touch to change the look of the watch giant company. Increased the 2010 Tag heuer brand awareness, strengthen brand position as a competitor in the market, the new direct, such as Oris watches and tag heuer replica uk, in order to extend the contract, with some of the biggest names in sports, Tag heuer iodine is the harvest year. The strength of growth in the past 10 years, its brand new location also adds a lot of new ranges to ensure sports watch manufacturer is not a transitional period only Tag heuer this year.
RESIMLER HAYATI ANISINA ESERLERI MESAJ