DEVRİMCİ SÜREÇ, “BİRLİK” SORUNU VE FAŞİZME KARŞI MÜCADELE PERSPEKTİFLERİ (*)
 
Faşizmin vahşet saçan ekonomik ve siyasal terörü altında kocaman bir dört yıl geçirildi. Bu zaman birimi içinde, Türkiye kapitalizminin yapısal bunalımı, görülmedik baskı, sömürü ve talana rağmen aşılamadı. Tersine derinleşen ekonomik bunalm sık sık siyasal bunalımlara dönüşerek devam ediyor. Özal’ın iflas eden ekonomi politikası ise, bu süreci hızlandırıyor, tekelci çevreleri hızla kitlelerden yalıtlıyor. Bu durum, toplumsal huzursuzlıukları artırıyor, burjuvazinin iç çelişkilerini keskinleştiriyor ve umutsuzluk içinde kıvranan faşist diktatörlüğü hurçınlaştırıyor. Kısacası cunta korku ve telaş içinde; toplumsal muhalefet, yoğun bir baskı ve açlık cenderesinde alternatif arayışı içerisindedir.
   İşçi sınıfı, Kürdistan halkı ve diğer emekçi yığınların özlemini duyduğu devrimci alternatifin yaratılması ise, bir bütün olarak sol siyasal güçler karşısında duran ivedi bir görevdir. Ne var ki, Kürdistanlı ve Türkiyeli sol siyasal güçler, bu onurlu ve fakat çetin görevleri omuzlamak durumunda değiller. Bu somut gerçekliğin nedenlerini bazı aklı evellerin, birlik tüccarlarının yaptığı gibi, alışılagelen soyut ve faydacı yaklaşımlara salt sol güçlerin dağınıklığında aramak, sorunları kaynağından kopararak çözmeye çalışmak demektir. Oysa bu ve benzeri yaklaşımlarla sorunların üstesinden gelinemeyeceği, devimci alternatifin yaratılamayacağı açıktır. Ayrıca bu, faşizm koşullarında yaşanan dört yıllık pratik deneyimlerle de kanıtlandı. Zira yrutsever ve devrimci güçler arasındaki dağınıklığın yarattığı zaaflar, itirazı kabul omayan bir sonuçtur.
   Geçmişin deneyimleri ve özellikle 12 Eylül sonrasında yaşanan süreç, bu bakımdan iginç ve bir o kadar da öğreticidir. Ancak faşizm karşısında uğranılan yenilginin kendi deneyimlerinden, devrimci hareketin bir bütün olarak “yediği zılgıtlar”dan ve onların öğreticiliğinden gereği gibi yararlanılamadı. Bunun da ötesinde, hayatın önemli ölçüde mahkum ettiği ideolojik, politik tesbitlerde, örgüt ve mücadele biçimlerinde ısrar edildi. Ve sorunların üstesinden atlanarak yenilgi nedenleri dışarda aranarak mevcut siyasal yapılar kof bir biçimde “ihya” edilmek istendi. Ama bu doğrultuda sürdürülen oportünist, makyavelist çabalar, devrimci gelişmelerin deney birikimlerini, görgü kazanmalarını ve kendi gerçeklerini yüreklice tartışma temelinde geçmişe yönelmelerini engelleyemedi. Böylece şekillenen farklı sınıfsal ve siyasal yaklaşımlar, örgüt içi ve örgütler arası çatışmaları derinleştirdi. Özellikle statükocu eğilimlerin devrimci dürüstlüğü elden bırakmaları günü birlik ve faydacı palitikalara Acankurtaran simidi gibi sarılmaları örgüt örgütlerarası sorunların olumlu bir potada çözümünü önemli ölçüde güçleştirdi. Ve bu, devrimci hareketin aldığı yaraların onarılmasını oldukça zorlaştırdı, zorlaştırıyor. Diğer taraftan siyasi merkezlerin temel mücadele alanı dışına düşmesi, zaten zayıf olan denetim geleneğinin büyük ölçüde oradan kalkması, kitle bağlarının önemli oranda zayıflaması, hatta bazılarının tümüyle kitlelerden tecrit olması vb. siyasal güçler yelpazesindeki “kör döğüşünü” daha da kamçılıyor, yaşanan krizi ağırlaştırıyor.
   Özü itibariyle sol siyasal güçler cephesinde yaşanan bunalıma kaynaklık eden bu sorunların aşılması, devrimci görevlerin alabildiğine “soysuzlaştırıldığı” günümüzde pek kolay olmıyacaktır. Zira bu süreç, geçmişin zengin ve öğretici deneyimlerinden yararlanan ve bu zemin üzerinde boyveren devrimci yapılanmalarla faşizm karşısında uğranılan yenilginin göze batırıdığı yalın gerçekler önünde eğilen, günah çıkararak geçmişi aklamaya çalışan oportünist ve reformist güçlerin acımasız bir savşına sahne olacaktır. Bu, gelinen noktada devrimci sürecin ağır, ama acımasız işleyişinden kaynaklanan bir zorunluluktur. Önemli olan, sürecin ileriye doğru işleyişine ket vuran, dolayısıyla bunalımın bindirdiği yükü ağırlaştıran sağlı, “sol”lu oportünist, makyavelist eğilimlerin ve örgütsüzlüğü açıkça meşrulaştırma yönelimlerinin açığa çıkarılması, teşhir edilmesidir.
   Ancak bu yapılırken yurtsever ve devrimci hareketin genel çıkarları göz önünde bulundurulmalı, yaygınlaşan örgüt içi sorunlar ve örgütlerin birbirlerine karşı ideolojik mücadeleleri konusunda devrimci dürüstlük elden bırakılmamalı, politik dostluk ilkesi gözlenmeli, çıkarcı ve fırsatçı yaklaşımlarla örgütlerin içişlerine, örgütler arası sorunlara müdahaleye yeltenilmemelidir. Statükocu, oportünist ve reformist eğilimlerin bu devrimci kurala uymadıkları ve bundan sonra da uymayacakları, hatta tam tersine bunun “ırzına geçmek” için ellerinden geleni yapacakları açıktır. Fakat bu kuralın eğemen kılınması için savaşmak da ertelenmez devrimci bir görevdir. Ve bu görevin üstesinden gelinebildiği ölçüde, örgüt içi ve örgütler arası mücadele olumlu ve yapıcı bir düzeyde tutulabilir, yaşanan sürein tahribatları asgariye indirgenebilir, örgütsüzlüğü geliştiren eğilimler griletilebilir, tıkanan güç ve eylem birlikleri konusunda mesafe alınabilir, devrimci hareketin stratejik ve taktik sorunları üzerinde kalıcı bir tartışma ortamı yaratılabilir ve sürece ivme kazandırılarak kendisini dayatan görevler omuzlanabilir.

 

Devrimci Sürecin Özelliklerini Kavramak Geleceğin Zaferi Bakımından Önemlidir
 
Devrimci sürecin doğru bir biçimde kavranması, Kürdistan ve Türkiye devrimcilerinin canalıcı sorunlarının kavranmasında küçümsenmiyecek, gözardı edilmeyecek bir sorundur. Devrimci görevlerin “soysuzlaştığı”, makyavelizm ve fırsatçılığın bazılarınca temel “politika” haline getirildiği, “yılgınlık”, “yorulma”, “kalleşlik”, “ajan-provakatörlük”, “hainlik” vb. ucuz suçlamaların, akla gelebilecek her türlü dedikodunun revaçta olduğu günümüz koşullarında yaşanan sürecin özelliklerini bilince çıkarmak, bunalımın aşılması, geleceğin zorlu savaşının örgütlenmesi açısından zorunludur. Ve mücadelenin geleceğini belirleyen öğelerden biri olması açısında da önemlidir.
   Tarihsel pratiğin zengin deneyimleri ışığında soruna yaklaşıldığında, devrimci sürecin “giz perdesi” altında tutulmak istenen bu belirgin özelliklerini açığa çıkarmak, öncülük iddiasında bulunan siyasal örgütlere, hatta tek tek kadrolara kendisini dayatan devrimci bir görevdir. Ve bunun başarılması, öncelikle, sol saflardaki krizi derinleştiren siyasal gelişmelerin nirengi noktalarını yakalamaya, onları, duygusal, tepkici, faydacı ve tek yönlü yaklaşımların ötesinde diyalektik yöntemle yerli yerine oturtmaya bağlıdır, bir yönüyle... Farklı düşünce ve davranışların çatışma ortamına sahne olan devrimci sürecin özelliklerinin bilince çıkarılmasında, şu çerçevenin baz alınması en doğru olanıdır.
   - Ayrışma ve saflaşmalar,
   - “Bağımsızlaşma” örgütsüzlüğü geliştirme,
   - Devrimci süreci bulandırmak, ona ket vurmak ve devrimci sürece ivme kazandırmayı hedeflemek.
   Ayrışma ve saflaşmalar, sol siyasal güçler cephesinde yaşanan sorunlar açısından devrimci sürecin belirleyici bir özelliğidir. Ve kaynağını, sol siyasal örgütlerin ideolojık, politik ve örgütsel yapısından, onların faşizm karşısında uğranılan ağır yenilgiye ilişkin tutumlarından almaktadır. “Çünkü Kürdistan ve Türkiye toplumları da sınıflardan oluşmuştur. Ve farklı sınıf ve katmnlar mevcut siyasal örgütlenmelere de yansımıştır. Hele devrimciliğin moda olduğu dönemler de gözönünde bulundurulursa, konunun çarpıcılığı daha bir artar. Ayrıca bu yansımalar, faşizm karşısında topyekün uğranılan yenilgi, bu yenilginin sergilediği sonuçlara farklı yaklaşım anlayışlarını da yapsında geliştirir. Bu diyalektik bir olgudur. Dolayısıyla yenilgi nedenlerinin tespiti, onlardan gerekli derslerin çıkarılması ve somut koşullara uygun mücadele perspektiflerinin gelştirilmesi bakımından bu anlayışların çatışması da kaçınılmazdır.” (K. Saleh, TSK’de Oportünizm ve Bir ‘Eleştiri! Üzerine s. 4) Özü itibarıyla bu temeAl gerçeklerden kaynaklanan bölünmelerin, ayrılmaların ve iç sorunların asıl ekseni ayrışma ve saflaşmalardır.
   Ayrılma ve saflaşmaların belirgin karakteri: 1- İdeolojik, politik ve örgütsel sorunlarda ayrılıkların belirlenmesi, olumlu ve olumsuz yönleriyle geçmiş ve yeni dönemin mücadele perspektıflerine ilişkin değerlenirmelerin işçi sınıfı, emekçi yığınlar önünde ve devrimci bir sorumlulukla açıklığa kavuşturulması... 2- Örgütsüzlüğe, yılgınlığa ve “benden sonra tufan” anlayışına ödün vermeden sosyal pratiğin büyük ölçüde mahküm ettiği ideolojik belirleme, örgüt ve mücadele biçimlerinin geçmişin acı deneyimleri ışığında ülke somutuna uyarlanarak kitlelere hedef österilmesi ya da en azından bunun amaçlanmasıdır. Elbette ki ayrışma ve saflaşmaların eski örgütsel yapıları, parçalanmaya, bölünmeye götürmeden sonuçlanması istenir ve doğru olanıdır. Fakat bunun geçmişe yönelme ve geçmişi aklama temelinde yükselen sınıfsal ve siyasal çatışma ortamında bazen subjektif bir istem olmaktan öteye gitmediği, geçmişin mirası üzerinde zorunlu ayrı örgütsel yapılanmaları dışlamadığı da unutulmamalıdır. Hele devrimci harekettte henüz önemli ölçülerde varlığını koruyan ilkellik, duygusallık ve diğer küçük burjuva hastalıkları dikkate alınırsa, bunun kaAçınılmazlığı daha kolay anlaşılır. Ancak bu somut gerçekliğe rağmen, örgüt içi sorunların çözümünde bilimsel yöntemden ödün verilmemelidir. Ayrıca bu, gelenek, görenek kazanmaı, leninist parti normlarının kavranması için de geçerlidir. TSKT-Roja Welat’ın, derin bir sorumluluk anlayışıyla yürüttüğü mücadele, bu bakımdan önemli bir örnektir. Hem de oportünizmin en iğrenç “mücadele yöntemleri”ne rağmen...
   “Bağımsızlaşma”“özgürleşme” ve örgütsüzlüğü geliştirme eğilimi ise, devrimci sürecin diğer bir özelliğidir. Ve büyük ölçüde, “benden sonra tufan” anlayışıyla, örgütlü mücadeleye inançsızlıkla kendisini dışa vurur, geçmişin asgari kazanımlarını bile yadsır. Özellikle yaşanan süreç bakımından çoğu kez hayal ürünü olabilecek şeyleri, devrimci motifler altında sunmaya çalışarak kendisini gizlemeye çalışır. Eylemsizliği geliştirir. Devimci sürece radikal bir müdahalede bulunulmazsa, bu “koroya” katılanların gideceği yer, ya devirmci çalışmadan tümüyle elini eteğini çekmek olacak (ki, bu daha şimdiden yer yer görülüyor), ya da sırf bir “örgütlülük” perdesi altında gizlenmek için daha az fedakarlık isteyen saflara kapağı atmak olacaktır. Ancak objektif olarak bu konumda görünen ve fakat sağduyu sahibi, devrimci enerjisini tüketmemiş istisnalar da vardır. Ve elbette ki devrimci araryış içinde olan bu tür insanları (ki, bunların da sayısı az değildir), diğerleriyle aynı kefeye koymak doğru değildir.
   Diğer taraftan girdikleri derin bunalımdan çıkış yolu bulamadığı için eylemsizliğe çağrı yapan, statükoyu korumak pahasına her türlü hizip ve gruplaşmalara “özgürlük vizesi” çıkaran bazı siyasal örgütler de dolaylı bir biçimde de olsa, objektif olarak buna hizmet ediyor. Daha şimdiden söz konusu örgütleri mücadeleden uzaklaştıran bu tavır, süreç içinde var olan “örgütsel yapıları”nı daha bir laçkalaştırarak işlevini yerine getirecektir.
   Ulusal ve sosyal devrimlerin yenilgi ve geri çekilme dönemlerinde şu ya da bu biçimde görülen “bağımsızlaşma”, “özgürleşme” eğiliminin Kürdistan ve Türkiye devrimci-demokratik hareketini tehdit eder boyutlara varmasında, faşizm karşısında uğranılan yenilginin, yaşanan zorlu dönemin ve mültecilik koşullarının yanı sıra kendi gerçeğini gizlemekte, pratik yaşamın önemli ölçülerde mahküm ettiği örgüt ve mücadele biçimlerinde ayak direten sol siyasal yapıların da payı büyüktür.
   Üçüncüsü, devrimci sürecin ileriye doğru işleyişine ket vurmayı ve ona ivme kazandırmayı hedefleyen sınıfsal ve siyasal anlayışların çatışması koşullarında en açık ifadesini bulur. Şunu hemen belirtelim ki, bazı siyasal yapıların subjektif istemleri olmasa bile, somut eylemleriyle, politikalarıyla sürece ket vuran eğilimlerin değirmenine su taşıyorlar. Bu nedenle, devrimci sürecin bu özelliğini irdelerken, şu ya da bu örgütün öznel niyetine göre değil, pratikte yansıyan tavırlardan hareketle belirli sonuçlara varmak mümkündür. Ve zaten sürecin karmaşık sorunları içnde diyalektik metodun ölçüt olarak kabul edebileceği de budur. İkincisi, hatta en önemlisi, devimci sürecin bu özelliğinin, diğer ikisiyle (ayrışma ve saflaşmalar, “bağımsızlaşma” ve özgürlüğü geliştirme) kopmaz diyalektik bir bağ içinde olması ve onlara karşı farklı yaklaşımları içermesi bakımından önem arzetmesidir. İşte tek tek örgütleri önemli ölçüde meşgul eden, örgütler arası ilişkileri zedeleyen, demokratik ve siyasal platformları tıkayan ve dolayısıyla soldaki bunalımı daha da derinleştiren sorunları bu bağlamda ele almak; bundan hareketle sürece ivme kazandırmanın perspektiflerini bilince çıkarmak ve onu bulandıran politikaları teşhir etmek mümkündür.

 

Örgüt İçi ve Örgütlerarası Sorunların Aşılması Sürece İvme Kazandırmanın Perspektiflerini Bilince Çıkarmakla Orantılıdır
 
Örgüt içi ve örgütlerarası sorunlar, bu sorunların aşılmasında baş vurulan “çözüm yöntemleri’nin çeşitliliği ve yanlışlığı yeni bir olgu değildir”. Ve bir bütün olarak devrimci hareket, geçmişin bu yanlış ve sakat mücadele yöntemlerinden önemli zararlar gördü. Ulusal ve sosyal mücadelenin karmaşık sorunlarla yüklü dar bir boğazdan geçtiği günümüzde, söz konusu olumsuzlukların daha bir göze batmasına rağmen, değişik biçimlerde, ama aynı özde kendisini dışa vurması bir bakıma şaşırtıcı değildir. Çünkü bu, doğrudan doğruya siyasal örgütlerin, örgüt ve mücadele anlayışlarına bağlıdır. Ve dünden bugüne -bunca deneyin yaşanmasına rağmen- “yaşıyoruz, savaşıyoruz” diyen siyasal örgütlerin düşünce ve davranışlarında ileriye yönelik ciddi bir değişiklik olmadı. Tersine, yaşanan sürecin bindirdiği aşırı yükün altında bocalayan bu örgütlerde, söz konusu eğilimler daha bir güçlendi. Bu ise, yenilginin bir dürtüsü olan yılgınlığı, moral kırıklığını ve inançsızlığı daha da kamçıladı. Ama sürecin bu acımasız işleyişi, bütün olumsuzluklarıyla birlikte, kadrolar, devrimci sınıf ve hatta kitleler nezdinde bir başka gerçeği de bilince çılardı:
    “...Devrimci partilere ve devrimci sınıfa, son derece yararlı bir tarih dersi veren, siyasi savaşı yılmadan onlara anlatan ve öğreten dersi veren de bu büyük yenilginin kendisidir. İnsan gerçek dostlarını felaket anında tanır.Yenilgi yılları iyi bir okuldur.” (V. İ. Lenin, Sol Kom. Bir Ço. Has. s. 17) “...Devrimcilerin en büyük öğretmenleri, en iyi öğretmenleri beklenmedik belalardır.” (F. Castro, Devrim İçin Sav. Kom. Den. s. 34)
   Kürdistan ve Türkiye devrimci hareketi bir bütün olarak V.İ.Lenin’in ve F. Castro’nun yukarıdaki tarihi sözlerinde ifadesini bulan gerçekliği yaşadı, yaşamaya devam ediyor. Sürecin öğreticiliği, geçmişin denenmiş “mücadele yöntemleri”yle, faydacı, fırsatçı ve Makyavelist tavırlarla, şiddete tapmakla, örgüt içi ve örgütlerarası sorunların çözümlenmeyeceğini daha bir göze batırıyor. Fakat buna rağmen, bazı siyasal yapılar sözü edilen sorunları tersten çözümlemekte ısrar ediyorlar. Hem de leninizm adına, leninist örgüt ve mücadele anlayışı adına!.. Ne var ki, “evdeki hesap pazara uymuyor”. Çünkü sürecin öğreticiliğinden ders çıkarmakta direnen -sayıları sırılı da olsa- bazı örgütler, devrimci kadrolar, işçi sınıfı ve hatta geniş emekçi yığınlar var. Dolayısıyla söz konusu anlayışların çatışması ve bu çatışma sürecinde bilimsel gerçekliğin güçlenmesi kaçınılmazdır. Ayrıca bu, örgüt içi çatışmaların, faydacı ve dar grupçu bloklaşmaların odak noktasını oluşturan önemli bir faktördür. Bu nedenle, örgüt içi ve örgütlerarası sorunların yapıcı ve geliştirci bir potada tutulması, öncelikle sürece radikal müdahalenin perspektiflerini bilince çıkarmakla orantılıdır.
   Bu ise, temel mücadele alanına yönelmenin, kitlelerle kaynaşma yolunda mesafe alabilmenin yanı sıra sosyal pratikte açık biçimde yansıyan devrimci sürecin özelliklerini esas alan ilkeli pratik politikaların şekillendireceği davranışın sürece eğemen kılınması ile mümkündür. Zira “ilkeli bir politika, tek gerçek, pratik politikadır.” Sorunu, tek tek örgütlerde ya da topyekün devrimci hareket içinde yaşanan sorunlar ve bu sorunlar kaşısındaki farklı tavır alışlar arasında uç bir örnek üzerinde somutlaştırarak sürece ivme kazandırabilecek düşünce ve davranışı değişik yönlereiyle kavramaya çalışalım.
   PKK çevrelerinde yaşanan olaylar, gerek örgüt içi sorunlarda takılan tavrın vardırıldığı boyutlar, gerekse karşılanan değişik ölçülerdeki tepkiler bakımından ilginçtir. Bilindiği gibi, daha önce PKK savlarında çalışan E. Ata’nın İsveç’te öldürülmesinden sonra Zülfü Gök adında bir yurtsever de F. Almaya’da vuruldu. Ve Z. Gök’ün de PKK çereleinin “ajan”, “hain” ilan ederek cezalandırdığı bu kişilerin, ajanlığına ya da hainliğine dair somut kanıtlar yok. Bu insanların “suçu”, PKK’dan ayrılmaları ve Semir’le birlikte tavır almaları veya ona yardımcı olmalarıdır. Bu bakımdan her iki cinayeti de Semir olayı ile birlikte değerlendirmek gerekir.
   Yaşadığımız dönemde hemen her örgütte, şu ya da bu kefeye konulup değerlendirilmesi gereken olayların ortaya çıkması -daha önce belirtiğimiz nedenlerden dolayı, doğaldır. Dolayısıyla PKK içinde de görüş ayrılıklarının doğması, “benden sonra tufan” mantığıyla veya sessizce mücadele saflarının terk edilmesi olayların yaşanması, hatta açık ihanetlerin görülmesi kaçınılmazdır. Önemli olan, PKK saflrında ya da herhangi bir örgütte ortaya çıkan sorunların niteliği ve bunlara karşı takınılan tavırdır. İşte, Semir “olayı”nı da bu bağlamda değerlendirmek gerekir.
   Semir, yayınladığı 15 sayfalık teksirde, PKK’nın bir “kast örgütüne dönüştüğünü”, bu örgütün kadrolarının ve üyelerinin “özbenliklerini kaybetmiş ve yolunu şaşırmış insan tipleri” haline geldiğini, örgütte demokratik-merkeziyetçi işleyişin olmadığını ve bunun yaratılamıyacağını belirtiyor. Ve PKK’nın teşhir ve tasfiyesi için elinden geleni yapacağını değişik biçimlerde vurguluyor. Tüm sol güçlerin bu yolda çaba harcaması gerektiğini öneriyor. Açıktır ki, Semir’in bu “ünlü” bildirisini, PKK’nın ve söz konusu bildiriyi çoğaltıp yaygın bir şekilde dağıtan bazı örgütlerin tavrını diyalektik bir bütünlük içinde degerlendirmek gerekir.
   Yukarıda belirttiğimiz gibi, sözü edilen bildiride ifadesini bulan mantık, PKK’yı teşhir ve tasfiye için her şeyi reva görmektedir. Buna bütünüyle katılmak, destek olmak ya da “yeşil ışık yakmak” herşeyden önce PKK’nın nesnel konumunu belirlemeyi zorunlu kılar. Kuşkusuz bu değerlendirmemizin boyutlarını aşan bir başka yazının konusudur. Fakat buna rağmen konumuzun boyutları içinde kalarak PKK’nın karşı-devrimci örgüt olup olmadığını belirlemeye çalışacağız. Çünkü herhangi bir örgütün tasfiyesini meşrulaştırma ya da bu yolda çaba harcama veya harcanan çabalara açıkça destek olmanın haklı gösterilebilmesi, o örgütün karşı-devrimci bir çizgiye düşmüş olasına bağlıdır.
   Oysa PKK, emperyalizme, sömürgeciliğe ve faşizme karşı mücadeledeki konumuyla, karşı-devrimci güçlerin karşısındadır. Ve diğer yurtsever, devrimci güçler gibi, o da, sömürgeci-faşist güçlerin saldırı hedefleri arasındadır. PKK’nın bu konumu, onu tasfiye etmeyi, dağıtmayı amaçlayan tavır ve anlayışları yadsır. Ayrıca “bağımsızlaşma” ve “özgürleşme”nin bir bütün olarak devrimci hareketi tehdit eder boyutlara vardığı günümüzde, bir örgütü, tasfiyeye yönelmenin kimlere yarayacağı da açıktır...
   PKK’nın teşhirine ilişkin yaklaşımlarda da isabet yok. Zira teşhir, yanlışların sergilenmesi ve doğruların bilince çıkarılmasını öngörür, perspektifler açar. Oysa gerek bildiriye egemen olan mantık, gerekse bazı siyasal örgütlerin PKK’ya karşı geliştirdikleri kampanyalarda, teşhir, tecrit ve tasfiye amacına yönelik bir araç olarak kullanılıyor. Amaç bu olunca, teşhir adına gericiliğe “yeşil ışık yakmak” bile mübah sayılır. Kaldı ki, anılan bildiride, bölgecilik (ki bu, kaynağını gericilikten alır) yapılmakla da yetinilmiyor, “değişik toplantılarda” PKK’nın “karanlıkta” kalan yönlerinin açıklığa kavuşturulacağı belitilerek örgüt sırlarının da ifşa edilebileceği ima ediliyor!. Hal böyle olunca, hangi yönüyle ele alınırsa alınsın Semir “olayı”, özü itibarıyla “benden sonra tufan” anlayışını yansıtıyor. Ve objektif olarak örgütsüzlüğü geliştirmeye hizmet ediyor. Elbetteki, bu somut örnekten hareketle, “PKK içinde görüş ayrılığı olmaz, olsa olsa dökülmeler, devrimciliği bırakmalar, ihanetler olur” sonucuna varılamaz. Tersine PKK içinde, ideolojik, politik ve örgütsel temele dayalı ayrılıkların olması kaçınılmazdır. Ve PKK, saflarında görülen dökülmelere basarak ya da kullanmakta olduğu şiddet yöntemleriyle bunları engelliyemez.
   Diğer taraftan örgütsel birlik, gönüllü bir birliktir, ideolojik birlik zemininde oluşur ve bu temelde yükselen mücadele içinde pekişir. İdeolojik, politik aryırlıklarda veya örgütlü mücadeleden çark etmenin değişik biçimlerdeki yasımalarında zora başvurmak, makyavelizmi ve komploculuğu yeğlemek, zayıflığın, acizliğin göstergesidir. Ama buna rağmen, geçmişte olduğu gibi, bugün de örgüt içi sorunlarda şiddete, fırsatçılığa ve likidasyona can kurtaran simidi gibi sarılanların sayısı az değildir. İşte PKK da, örgütsel birliğinin pekiştirilmesinde, anlayış itibarıyla aynı kefeye konulabilen bu yöntemlerden, şiddete tapınmakla “ün” yapan bir örgüttür. PKK’nın yarı askeri bir örgüt oluşu ya da kendisince ulusal kurtuluş savaşını “başlatmış olması”, ona örgüt içi demokrasiyi rafa kaldırma, görüşlerinden dolayı insanları yargılama, hapsetme ya da öldürme hakkını vermez. Çünkü bu, savaş koşullarının da, askeri disiplinin de ruhuna aykırıdır. Vo Nguyen Giap’ın şu sözleri bu bakımdan öğreticidir:
   “Vietnam Halk Ordusu, geniş iç demokrasiyle beraber, katı bir disipline de sahiptir. Şeref yemininin ikinci maddesi ‘bir savaşçı, üstlerinin emirlerini harfiyen yerine getirmeli, kendisine verilen görevleri anında ve tam olarak uygulamak üzere vücudunu ve ruhunu ortaya atmalıdır’ der. Gerilla savaşının sert bir disiplini gerektirmediğini söyleyebilirmiyiz? Elbette ki hayır. Bir kumandan veya liderin, uygun görülen her olumlu faaliyetin yerine getirilmesinde, kendi birlik veya bölgesine belli bir insiyatif tanımasının gerektiği doğrudur. Fakat belli ölçüde merkezi önderliğin ve birleşik kumandanlığın gerekli olduğu da her zaman için kanıtlanmıştır. Ordudan söz eden bir kimse, disiplinden söz ediyor demektir.
   “Böylesine bir disiplin, birliklerimizin iç demokrasisiyle bir çelişki teşkil etmemektedir. Savaş birliklerinin genel toplantılarında olduğu kadar, Partinin çeşitli seviyelerdeki hücrelerinde ve icra komitelerinde de demokratik ilkelerin uygulanması bir kuraldır. Olaylar ispatlamıştır ki, birliklerde demokrasiye ne kadar fazla bağlılık gösterilirse, birlikte o kadar fazla sağlamlaşmakta, disiplin artmakta ve emirler yerine getirilmektedir.” (Vo Nguyen Giap, Halk Sav. Askeri san. s. 101)
   Yine Küba’da gerila savaşının en ağır şartlarında, “savunulması çok güç” bir disiplin olayı üzerinde çıkan tartışmalarda, Fidel Castro’nun tüm çabalarına, ikna edici konuşmalarına rağmen, bir grubun, gerilla hareketinden ayrılması karşısında takınılan tavır, sıcak savaş koşullarında uygulanan disiplinin bir başka örneğidir. Bu grup, 146 gerillanın katılığı oylamada oluşan çoğunluk iradesine saygı göstermeden mücadeleden çekildi. Bu insanların büyük çoğunluğunun sonunda düşmanın hizmetine gireceği ve bazılarının da düşman tarafından öldürülebileceği kanısında olan Fidel Castro ve arkadaşları, buna rağmen ayrılmak isteyenleri silahlarıyla birlikte serbest bırakmışlardı. (Che Guevara, Savaş Anıları, Ant y. s. 191.197)
   Demek ki, görüş ayrılıkları nedeniyle ayrılanları mücadele saflarını terk edenleri, hata -niyetleri o olmadıkça- eylemleriyle burjuvazinin değirmenine su taşıyanları bile tutuklamak veya öldürmek, ne askeri disipline, ne de sıcak savaş koşullarının meşru kıldığı yargılama mantığına sığdırılamaz.
   PKK’nın kendisinden ayrılan kişilere karşı büyük ölçüde genelleştirdiği “hain”lik, “ajan-provakatör”lük suçlamaları ise, gerçekçi değildir. En azından bu suçlamalarını genelleştirmesi, devrimci dürüstlükle bağdaşmıyor. “Genç Kemalistler” ya da herhangi bir ad altında örgütlendirilen “ihanet çizgisi”nin varolması, ona, kendisinden ayrılan ya da farklı düşünen herkesi aynı kefeye koyup vuruş yapma hakkını vermez, haklarında ölüm kararları çıkarmasını haklı kılamaz, siyaset yapma haklarını ellerinden alma yetkisi vermez. Çünkü -daha önce de belirttiğimiz gibi- PKK, yalnızca kesin ihanet çizgisine düşenlere, sömürgeci burjuvazinin elinde gerçekten “piyon” haline gelenlere karşı değil, şu ya da bu biçimde örgütten ayrılarak onun koyduğu “siyaset yasağı”nı tanımayanları, “bağımsız”laşanları, örgütsüzlüğü geliştirmek isteyenleri ve ideolojik, politik, örgütsel sorunlarda doğan görüş ayrılıklarını da yer yer şiddetle bastırmak ve tesirsiz hale gerimek istiyor. Bu anlayış, statükosunun korunmasında, Parti otoritesinin sağlanmasında ve parti birliğinin pekiştirilmesinde şiddetin bir araç olarak kullanılmasının açık bir ifadesidir. Ve devrimci sürece ket vuran bir eğilimdir, mahküm edilmesi gereken bir anlayıştır. PKK, bunun aksini iddia ediyorsa, devrimci kamuoyunda oluşan kuşkuları giderecek ve bazı spekülasyonları açığa çıkaracak yöntemi seçmeli. Sorunları (Resul vb. “Meselesi” de dahil), kadroları, devrimci kamuoyu ve kitleler önünde değişik boyutlarıyla tartışmalıdır.
   Aksi halde PKK, birçoklarının geçmişi aklama yolunda paçaları sıvadığı bir dönemde, -1. Parti Konferansında- attığı ileri adımdan (ki, PKK’nın ideolojik, politik ve örgütsel yapısı dikkate alındığında, geçmişi, 1. Konferansındaki haliyle değerlendirmesi ileri bir adımdır) geriye dönüş anlamında çark yapmakta olduğunu kabullenmek durumunda olacaktır. Zaten yayınlarında da buna ilişkin belirtiler var. Elbette ki bu durum, bizzat PKK’nın kendisine ve genel olarak Kürdistan’daki yurtsever ve demokratik mücadeleye zarar verebilecek olumsuz bir gelişmedir. Ve bunda berlirleyici olan, PKK’nın ideolojik, politik ve örgütsel yapısıdır, onun anarşizmden kendisini kurtaramamasıdır; etkileyici olan unsur ise, PKK’ya karşı geliştirilen tecrit ve giderek junalciliğe, tasfiyeye yönelen politikalardır.
   Oysa biz yıllar öncesinde, Kürdistan’da yurtsever ve devrimci hareket içinde -önemli ölçüde, sağ oportünizmin günahları zerinde boy veren PKK’nın küçük burjuva sınıfsal ve siyasal yapısı gereği “sol”dan-sağa, sağdan-”sol”a savrulmaya müsait olduğunu belirtmiş; kaynağını yine küçük burjuva reformizminden alan sağ oportünist tecrit politikasının bu hareketi ileriye değil, geriye iteceğine dikkatleri çekmiştik. Şöyle ki:
   “...PKK’nın 1. Konferansında geçmişine yönelik değerlendirmesiyle nisbi anlamda da olsa ileriye doğru attığı adımların ve bununla birlikte tabanında görülen olumlu gelişmelerin doğru bir biçimde kavranmasını gerektirir. Ve PKK’ya yurtsever güçlerin güç ve eylem birliklerinde kapıları kapatmayı ve bu harekete yönelik tecrit politikasını yadsır. Elbette ki, bu, cepheye giden yolda politik dostluk temelinde ideolojik mücadeleyi ve gerçek anlamda süreç sorununa yakından bağlı olan güven meselesini ortadan kaldırmaz. Güven sorununda PKK’ya önemli görevler düştüğü gibi, diğer yurtsever ve devrimci güçlere de farklı oranlarda da olsa görevlerin düştüğü açıktır. Bunun tersi olabilecek politik yaklaşımlar, PKK’yı attığı olumlu adımlardan geriye itecek ve bunda PKK’nın olduğu gibi diğer devrimci ve yurtsever örgütlerin de sorumluluğu olacaktır.” (K. Saleh, TKSP’de Oportünizm ve Bir “Eleştiri” Üz. S. 248, 250)
   Fakat buna rağmen, 1. Parti Konferansından sonra PKK’da gözle görülebilen olumlu gelişmeler görmezlikten gelindi. Ulusal demokratik güçleri arasında, bölge düzeyinde ve uluslararası planda PKK’nın tecriti için bazı örgütlerce elden gelen yapıldı. Bu durum, yapısı gereği PKK’yı bir bütün olarak olumsuz yönde etkiledi. Onun geriye dönüş eğilimlerini kamçıladı. Ve onu, başta bazı oportünist ve reformist kesimler olmak üzere, yurtsever güçlere karşı yeniden setleştirdi. Bir taşla iki kuş vurmak isteyenlerin hesaplı ve duygusal “eleştirileri” ise, buna çanak tuttu. İşte tam bu süreçte, PKK’da iç sorunlar kendisini dışa vurdu. Kürdistanlı ve Türkiyeli bazı örgütler ise, faydacı fırsatçı amaçlarla bundan yararlanmak ya da asgarisinden PKK’yı hizaya getirmek istediler. Kürdistan’da başını TKSP oportünizminin çektiği küçük burjuva reformizmi “fırsat bu fırsattır” mantığıyla -“benden sonra tufan” kokan, hatta bölgeciliğe, gericiliğe “sinyal” yakan -Semir’in 15 sayfalık teksirini çoğaltıp pervasızca dağıttılar. Ve PKK tabanına yönelik yoğun yoğun br çalışma içine girdiler. Diğer yanda, Kürdistan küçük burjuva reformizminin sadık mütefikleri de boş durmadılar. Örneğin bugün, çözülme süreci yaşayan 6’lının “sözcüsü” TİP’in, “9.20 Nisan 1984 tarihleri arasında yaplan siyasi platform toplantısında, “yarın bir başkaları da ‘Bolşevik PKK’ olarak buraya gelebilir” sözleri bu bakımdan ilginçtir.
   Örgütler arası ilişkileri zedeleyen ve yer yer PKK’nın iç sorunlarına müdahaleye kadar varan bu çok yönlü çabalar karşısında PKK, yeni bir sınavla karşı karşıyaydı. İşte PKK, bu sınavı kazanamadı... Terörist yöntemlerle, şiddetle sorunların üstesinden “gelmeyi” yeğledi. Ve bunda ısrar etti, ediyor. PKK’nın bu tavrı, Kürdistanlı ve Türkiyeli sol güçlerin büyük bir çoğunluğu tarafından haklı olarak mahkum edildi, kınandı. Kuşkusuz bu, olumlu bir gelişmeydi. Fakat bazı örgütler bunu, yeterli ve çözümleyici görmediler. PKK’nın tecrit edilmesi gerektiğinde ısrar ettiler. “yeni” demokrasi ve devrim teorleriyle meşgul bazıları ile demokrasi “havarisi” keslien kimi örgütler, bir başına tecriti de yeterli görmüyor, PKK’yı tasfiye için ellerinden geleni yapıyorlar.
   Oysa her iki yaklaşım da isabetli ve bilimsel olmaktan uzaktır. Örneğin PKK’nın işlediği cinayetler karşısında demokrasi “havarisi” kesilen TKSP oportünizminin takındığı tavrı anlamak mümkün müdür? (!..) Sayın Burkay, TKSP içinde boyveren sağ ve sol kanatlar çatışmasında aynı “demokrat”lığı gösterebilmiş midir? Dahası, PKK’nın kendisinden ayrılanlara “ajan”, “hain” demesine hiddetlenen Sayın Burkay, “benden sonra tufan” anlayışına prim vermeyen, örgütsüzlüğü geliştirenlere açık tavır alan, geçmişe ve geleceğe ilişkin köklü ideolojik, politik ve örgütsel perspektiflerle, Parti gerçeğini tartışmak isteyen Devrimci Muhalefete (bugün TKSP-Roja Welat hattıdır) neden “hain”, “kalleş” damgası vurmaya çabalamaktan kendisini alamıyor? Parti gerçeğini tartışmak isteyenleri, Parti tarihinin tersyüz edilmesine, likidasyona karşı çıkanları komplolarla tasfiye edenlerin, düne kadar sosyalist deyip göklere çıkardıkları insanlara karşı konuşma yasağı koyanların, onlara psikolojik işkence yapanların, PKK’ya ya da bir başka örgüte demokrasi dersi verme, tavsiyelerde bulunma hakları var mıdır? Elbette hayır. Çünkü devrimcilik, herşeyden önce dürüst olmayı gerektirir. Diğer bir deyişle, insanın, çuvaldızı karşısındakine batırırken, en azından iğneyi de kendisine dürtmesini gerektirir. Bu açıdan soruna yaklaşıldığında, “yeni” devrim teorileri ithal etme uğraşı içinde olanlarla TKSP oportünizminin çakışan tavırlarını,”demokrasi” adına PKK’yı Avrupa Sosyal Demokrasisine, burjuva gazetelerine jurnallemelerini, bu örgütü tasfiye için “her yol Ankara” mantığıyla hareket etmelerini anlamak pek de zor olmasa gerek... Zira girdiği derin bunalımı aşamadığı için, eylemsizliğe çağrı yapanlarla, örgüt içi ve örgütlerarası ilişkilerde ortaya çıkan her soruna statükolarını koruma anlayışıyla yaklaşanların devrimci sürece ket vurma yolunda tavır birliği içine girmeleri gayet doğaldır. Ve bu, PKK’daki gelişmeler karşısında takınılan tavırlarında da açık bir şekilde yansıyor. Ayrıca bu tavır ve PKK’nın tepkici, saldırgan karşı tavrı, salt örgütlerarası ilişkiler açısından irdelendiğinde, Kürdistan ve Türkiye devrimlerini gelecekte önemli ölçüde olumsuz yönde etkileyecek tehlikeler bünyesinde taşıyor. İran ve İrak Kürdistan’ında yaşanan durum bu bakımdan canlı bir örnektir.
   İkincisi, bazı Kürdistanlı örgütlerce PKK’ya karşı öteden beri sürdürülen tecrit politikasının, son cinayetlerden, anti- demokratik yöntemlereden sonra tekrar ve daha ileri boyutlarda gündeme getirilmesidir. PKK ile ilişkilerin kesilmesi ya da bu örgütün tecrit edilmesi de bizce çözümleyici olmaktan uzaktır. Yaşanılan son dört yıllık deneyimler bile, kimi örgütler tarafından sürdürülen tecrit çabalarının olumsuz etkilerini gösterir yeterliktedir. Ve bu yukarda da belirtildiği gibi, görmek isteyenler açısından açıktır. Ayrıca anti-sörmürgeci ve anti-faşist güçlerin gerekli en geniş birliğini de yatsıyan bir tavırdır. PKP Genel Sekreteri A. Cunhal’ın Porteiz’deki anti-faşist mücadele döneminde, anarşistlere karşı tanınılması gereken tavır konusundaki şu belirlemesi bu bakımdan öğreticidir.
   “Anti-Salazarist birliğin savunucusu anarşistler ile dostluk ilşkilerimizi daha da arttırırken, halkımızın yaşantısı ve kavgası ile uğraşıp emekçi sınıflara baskı ve sömürüye karşı mücadelelerinde yardım edecekleri yerde, başta Partimiz olmak üzere, SSCB ve genç demokrasilere, adeta faşist düşmanlarımızın dilini kullanan bir tavırla saldıran anarşist yayınlarında birlikteliğe ters düşen durumunu ortaya çıkarmalıyız.” (A. Cunhal, Por. Öz. Şafağı, s. 38)
   Diğer taraftan bazılarının, örgüt içi ve örgütlerarası sorunlarında ve “çözüm yöntemleri”nin çeşitliliğinde kendilerine göre nitel ve nicel farklılıklar arayarak, onları, sürecin belli özelliklerinden soyutlamaya çalışmaları da bilimsel gerçeklikten uzaktır. Farklı odaklarda yaşanan örgüt içi sorunlarda belirleyici olan, sorunun özü ve buna karşı örgüt içi “demokrasi” adına konulan tavrı biçimlendiren anlayıştır. Bu, aynı zamanda örgütlerarası ilişkilerde- ayrışma süreci yaşayan örgütlerin “iç” işlerine müdahale noktasına düşmeden- baz alınması gereken önemli bir unsurdur. Ve asıl nitel farklılıklar, bu perspektiflerden sorunlara yaklaşıldığında yakalanabilir, açığa çıkarılabilir. Çünkü örgüt içi demokrasi ve örgütlerarası ilişkilerde nitel farklılıkların belirleyici olan göstergesi, farklı tavır alışların devrimci sürece ivme kazandırıp kazandırmadığıdır. Yoksa bazı aklı evvellerin sandığı gibi, sürece ket vuran eğilimlerin sergilediği değişik “çözüm yöntemleri” (makyavelizm, komploculuk, likidasyon, bölücülük ve şiddete tapınma) arasındaki nicel farklılıklar değldir. Zira nicel farklılıklar, etkileyici birer faktör olabilir, ancak.
   Bu anlamda, yukardaki örnek üzerinde ana hatlarıyla irdelemeye çalıştığımız değişik tavır alışlarda, -nicel farklılıklar bir yana bırakılırsa- özü itibarıyla sağ ve “sol” oportünizmin tavrı, sürece ket vurma yolunda çakışıyor ve bunalımın derinleşmesine hizmet ediyor. Oysa örgüt içi ve örgütlerarası sorunların aşılması ya da en azından olumlu ve geliştirici bir çerçevede tutulması, devrimci süreci bulandıran bu ve benzeri eğilimlere karşı, sürece ivme kazandırmanın perspektiflerini bilince çıkarmaya bağlıdır. Ve devrimci tutum bunu gerektirir. Kuşkusuz bu, acımasız bir hesaplaşmaya sahne olacaktır. Önemli olan bu mücadelenin, ilkel, duygusal, fırsatçı makyavelist, dar grupçu amaçlar ve kaba demogojilerle hedefinden saptırılmaması, politik dostluğun –sürecin karmaşık sorunları içinde bazıları bunu kavramakta “güçlük” çekse bile- korunmasıdır.

 

"Birlik" Sorunu Nasıl Ele Alınmalı?
 
Günümüzde bir bütün olarak devrimci hareketin en fazla tartıştığı konu “birlik” sorunudur. Ve teoride “birlik”ten yana olmayan, onu şu ya da bu biçimde ama hararetle savunmayan parti, örgüt veya gruba rastlamak da mümkün değil. Ayrıca bu yolda, “bomba gibi patlayan” ve fakat balon gibi sönen, kendi anlayışı içinde gömülü kalan “birlik”lere, “birlik” girişimlerine de tanık olundu. Ne var ki, yaklaşımlarda isabet olmadığı için pratikte arpa boyu mesafe alınamadı. Tersine atılan “adım”lar, birlik sürecini olumsuz yönde etkiledi, hatta geçici de olsa (ki, geçicidir) bu sürecin önünü tıkadı ve solun birliğine umut bağlayan yığınlarda hayal kırıklığına yol açtı.
   Şunu hemen belirtelim ki, Kürdistan ve Türkiye gerçeğinde sol hareketin bölünmüşlüğünden, yaşanan söz konusu olumsuz deneyimlerden hareketle, kitlelerin istemlerine, ulusal ve sosyal mücadelenin diyalektiğine rağmen sol güçlerin asla “birlik” yapmayacaklarına hükmetmek, karamsarlığa kapılmak ya da “herkes işine baksın” anlayışıyla işin içinden sıyrılmak çözüm değildir. Diğer yandan bu tür eylemlerin, çıkarcı ve fırsatçı yaklaşımlarla birlik sürecini bulandırmayı temel politika haline getirenlerin işine yarayacağı da açıktır. O halde devrimci görev, değişik türden birliklerin perspektiflerini bilince çıkarmak; bölünmüşlüğün, dağınıklığın nedenlerini, birliklerin önüne çılarılan engellerin kaynağını açığa çıkarmayı ve bunları gerçekçi adımlarla bir bir temizlemeyi hedeflemektir. Çünkü “birlik” sorununa ivme kazandıracak bilimsel perspektifler, ancak devrimci sürecin özelliklerini kavrama ve birlik sürecinin önünü tıkayan eğilimlere karşı mücadele içinde ete kemiğe büründürülebilir.
   Bu bakımdan doğru olan, “birlik” sorununu devrimci sürecin bir ögesi olarak ele almak, onu, geçmişin öğreticiliği ve “birlik” yolunda atılan “adım”ların yaşanan deneyimleri ışığında irdelemektir. Devrimci sürecin özelliklerini yazımızın bir önceki bölümünde değerlendirmiştik. Tekrar bu konuya dönmeye gerek yok. Geçmişin öğreticiliğinden yararlanmak ise, geçmişi gerçek bir biçimde değerlendirmeye bağlıdır. Bu, yerleşik halk tabiriyle “birlik” diye anılan siyasi birlik, cephe, güç ve eylem birliklerinin kotarılması için de gereklidir. Elbette ki, geçmişn tam ve doğru bir biçimde değerlendirilmesi, güç ve eylem birliklerinin önüne koşul olarak konulamaz. Bu anlamda dayatıcı olunamaz. Ancak siyasal birlik tartışmalarında cephe konusunda bu sorunun önemi yadsınamaz, göz ardı edilemez. Çünkü, geçmişin doğru değerlendirilmesi, geleceğin zaferi için gereklidir. Kaldı ki faşizm karşısında uğranılan ağır yenilgi, “birlik” çalışmalarını tıkayan eğilimlerin geçmişe yönelmeye karşı dikilmeleri ve bu anlayışla sürece ket vuran tavırlarında ısrarcı olmaları, sorunun önemini daha bir arttrıyor. İşte “birlik” yolunda atılan “adım”lara kaynaklık eden oportünist, faydacı ve günü birlik politikaları da bu bağlamda irdeleyerek teşhir etmek mümkündür. Ve bu, tıkanan “birlik” çalışmalarına yeni perspektiflerin getirilmesi, buna uygun pratik mücadelenin geliştirilmesi için de zorunludur.

 

“Birlik” Yolunda Atılan “Adım”lar Nesnel Olarak Neye Hizmet Ediyor?
 
“Birlik” yolunda atılan “adım”ların hangi ihtiyaçtan kaynaklandığını, neyi hedeflediğini ve nesnel olarak neye hizmet ettiğini kavrayabilmek için, öncelikle söz konusu “birlik”lerin “ne zaman ve hangi şartlarda” oluşturulduğuna bakmak gerekir.
   Değerlendirmemize konu olan “birlik” girişimleri, zaman bakımından 12 Eylül yenilgisiyle başlayan son 4 yıllık döneme tekabül ediyor. Bilindiği gibi, 12 Eylül’de, Kürdistanlı ve Türkiyeli sol siyasal hareketler, faşizm güçleri kaşısında ağır bir yenilgiye uğradılar. Bu yenilgiden hemen hemen tüm siyasal örgütler, ideolojik, politik ve özellikle örgütsel yapılarına göre değişen oranlarda paylarına düşeni aldılar. Ayrıca siyasal örgütlerin ezici bir çoğunluğu bu tarihsel sınavda sınıfta kaldılar. Bu, siyasal örgütleri yeni sorunlarla ve yeni görevlerle karşı karşıya getirdi. Diğer yandan sol güçlerin zayıf düşmesi, kitleler üzerinde yoğunlaştırılan faşist zulüm, yığınlar arasında “birlikten kuvvet doğar” anlayışını güçlendirdi; bir bütün olarak devrimci hareketin saflarında “birlik” eğilimini geliştirdi.
   “Birlik” eğiliminin güçlenmesi; ortak düşmana karşı asgari koşullarda da olsa sol güçlerin hareket birliğinin örgütlenmesi için elverişli şartlar yaratıyordu. İşte ana hatlarıyla irdelemeye çalışacağımız “birlik”ler, görünürde böyle bir gereksinimi karşılamanın bir ürünü olarak ortaya çıktı. Görünürde diyoruz, çünkü, gerçekte yaklaşımlarda isabet yok. Çünkü, “birlik” eğiliminin kabardığı bu dönemde tarihsel görev, yenilginin öğreticiliğinden de yararlanarak ayrılıkların nedenlerini, yeni dönemin hızlandıracağı saflaşmaların, kaçınılmaz bölünmelerin yaratabileceği yeni sorunları açığa çıkarmayı ve “birlik” çalışmalarını somut koşullara uyumlu bir biçimde sürdürmeyi gerektiriyor; “birlik” adına, birbirine tutunarak statükoları korumayı, birlikten yararlanarak varlıklarını sürdürmeyi, sorunlarını aşmayı ya da kitlelerin birlikten yana ağır basan eğilimlerini sömürmeyi dışlıyordu. Ne var ki program hedefleri ne olursa olsun atılan “adım”lar, nesnel olarak bu ikincisine, dolayısıyla devimci süreci bulandırmaya hizmett etti, bloklaşmalara neden oldu.
   Sorunu, birlik sürecinde yaşanan legal ve “illegal” deneyimler üzerinde somutlaştırarak kavramaya çalışalım: 12 Eylül sonrasında bir bütün olarak devrimci hareketi sarsan ideolojik, politik ve örgütsel sorunların ve yeğlenen “çözüm” yöntemlerinin yarattığı çatışma ortmında, değişik türden “birlik”lere, “birlik” girişimlerine, cephelere tanık olundu. Kürdistan “dörtlü”sü, FKBDC, HEVKARİ, 6’lı, Siyasal Platform Toplantıları vb... Açıktır ki, bu değerlendirmemizin boyutları birlik sürecinde yer alan söz konusu gelişme ve örgütlenmeleri tüm yönleriyle irdelemeye el vermiyor. Bu nedenle biz, bu yazımızda, -yukarda da belirttiğimiz gibi- sadece yaşanan “birlik” deneyimlerine kaynaklık eden anlayışların ortak özelliklerini ve sözü edilen örgütlenmelerin nesnel olarak neye hizmet ettiğini açığa çıkarmakla yetineceğiz. Şöyle ki:
   1- Söz konusu “birlik”leri şekillendiren anlayışların ortak özelliği, nesnel koşulların göz ardı edilmesi ya da görmezlikten gelinmesidir. Bu ise, herşeyden önce bulanık suda balık avlamaya benzer. Bunun da ötesinde yapılmak istenen işin ciddiyetiyle bağdaşmaz. Çünkü iktidarı hedefliyen örgütlenmelerin ciddiyetleri, öncelikle ortya çıktıkları şartların doğru bir biçimde tahliliyle orantılıdır. Bu da, asgari koşullarda yaşanan sürecin belirgin özelliklerini kavramaya bağlıdır. Oysa sözü edilen örgütlenmelerin yaşanan süreç ve buna ebelik eden geçmiş karşısındaki tavırları bu bakımdan önemli bir göstergedir. Örneğin; FKBDC’nin Ortak Platform metninde konya ilişkin olarak şöyle deniyor:
   “Geçmişte hareketlerin çoğunluğu henüz oluşum halindeydi; temel görüşlerini geliştirme, oluşturma sürecinde idiler. Herkes kendi teorik görüşlerini pratiğe geçirmenin yollarını arıyordu. Gruplar arası yoğun bir rekabet egemendi. Tüm güçlerin üzerinde anlaştığı uzun vadeli bir program ve perspektif yokluğu, bir dizi hata ve eksikliklere yol açıyordu. Halklarımızın güçlü birlik talebi bu ve benzeri nedenlerle yerine getirilmedi.”
   “Geleceğin devrimci mücadelesi ancak yakın bir geçmişin tarihi öneme sahip tecrübe ve deneyimlerinin üstüne yükselebilirse başarıya ulaşacaktır.”
   İlk anda bu dizelere bakıldığında, geçmişten, geçmişin öğreticiliğinden gerekli dersin çıkarıldığı ya da çıkarılmak istendiği kanısı uyanıyor insanda!.. Ne var ki bu “ünlü” belirlemeler, özünde, günah çıkararak tarisel gerçekliğin maskelenmesini hedefliyor. Zira FKBDC (Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi), tarihi önem atfettiği geçmişi teğet geçerek, ürünü olduğu nesnel koşulları bile görmezlikten geliyor ya da bunların üstünden atlamaya çalışıyor. Ve bunun için de, Türkiye ve Türkiye Kürdistanı devrimci, demokratik güçlerinin, halklarımızın özlemini duyduğu “birlik”leri yaratamamalarını mücadelenin doğal bir gelişimi gibi gösteriyor. Dolayısıyla “oluşum” halinde olan ya da diğer bazı örgütlerin ideoloji, politik ve örgütsel yapılarından kaynaklanan ve değişik türden “birlik”leri dolaysız etkileyen ayyuka çıkmış hata ve yanlışlıklar olağan gibi gösteriliyor. Dahası, kökleri geçmişin derinliklerine kadar uzanan hata ve yanlışların kaynağı, FKBDC dışında veya orta yerde aranıyor. Bunların nedenleri, kaynaklandıkları sağlı “sol”lu anlayışlar deşilmek, açığa çıkarılmak istenmiyor, tersine yuvarlak ve parlak sözlerle geçiştirilmeye çalışılıyor. Hal böyle olunca FKBDC’nin, “geçmişin tarihi öneme sahip” hangi tecrübe ve deneyler üzerinde iktidar mücadelesini yükselteceği ister istemez kafalarda soru işareti yaratıyor.
   İkincisi ve önemlisi, “geçmişte henüz oluşum halinde” olan, daha sonra “temel görüşlerini geliştirme” fırsatı bulan ve bunları “pratiğe geçirmenin yollarını” arayanlar kimlerdi? Ve bunlar, ideolojik, politik ve örgütsel yapılarıyla sınavı verebildiler mi? Veremediylerse (ki, vermedikleri açık) faşizm karşısında uğranılan yenilginin daha bir göze batırdığı sorunlar, anılan örgütleri yeni sorunlarla karşı karşıya, hatta yeni ideolojik, politik ve örgütsel arayışlar içine itmeyecek miydi? “Tehlike” çanlaı bu örgütler için de çalmıyacak mıydı? “Direniş Cephesi”nin ettiği parlak sözlein ışığında bu soruları kendisine yöneltmesi ve yanıtlarını araması gerekmiyor muydu? Kuşkusuz bu, FKBDC’nin ortaya çıktığı somut şartların gerçekçi bir değerlendirmesi için zorunluydu. Ancak “Direniş Cephesi” bunun üstünden atlamayı yeğledi. Ama yaşamın kendisi, FKBDC’nin geçirdiği deprasyonlar ve çözülüşü, bu ve benzeri soruları çok açık ve acı bir biçimde yanıtladı. Dünün, bu günün habercisi olduğunu açığa çıkardı. Devrimci sürecin, geçmişin doğru değerlendirilmesinin iktidar mücadelesini hedefleyen örgütlenmeler için zorunlu olduğunu, bunu göz ardı etmenin zaferi önemli ölçüde etkileyeceğini, hatta söz konusu örgütlenmeleri işlevsiz kılacağını -FKBDC deneyimi ile bir kez daha gösterdi.
   Daha ilginç bir örnek; HEVKARİ!.. Kürdistan Yurtsever Güçbirliği, Kürdistan Kurtuluşu İçin Birlik” olan Hevkari’nin siyasi birlik mi veya güçbirliği mi, yoksa her üçünün yerini dolduracak bir “birlik” mi? Buna karar vermek oldukça güç. İyisi mi bunu Hevkari’nin kendi belirlemesinden kavramaya çalışalım:
   “Ulusal demokratik devrim hedeflerini programlaştıran güç ve eylem birliğimiz, bir yandan bu program için mücadele ederken diğer yandan bunu gerçek anlamıyla omuzlayabilecek bir cephe için koşulları her yönden olgunlaştırmayı ve kendisini ulusal demokratik cepheye dönüştürmeyi amaçlamıştır. Ayrıca örgütlerimiz, güç ve eylem birliğinin, örgütler arasında ideolojik görüş ayrılıklarının giderilmesi ve işçi sınıfı hareketinin örgütsel birliğinin sağlanması yolundaki çabalara katkıda bulunacağı kanısındadır.” (Hevkari, Prog. s. 2)
   Bu “ünlü” belirleme, Hevkari “Proglamları’nın bütünlüğü içinde değerlendirilebilirse, onun (yani Hevkari’nin) ne olduğuna karar vermek mümkündür ancak!. (Fakat yukarıda belittiğimiz nedenlerden dolayı burada söz konusu “programlar’ın tartışmasına giremiyoruz. Bu başka bir yazının konusu olabilir. Bu bakımdan sadece Hevkari’nin ne tür bir birlik olduğunu açığa kavuşturmakla yetineceğiz.) Ala Rızgari (program hazırlığına katılmakla birlikte, programı imzalamamıştır.) KUK, PPKK, TKSP ve Tekoşin’in ortaklaşa hazırladığı “ulusal demokratik devrim” programı ve demokratik halk iktidarını hedefleyen “Türkiye ve Türkiye Kürdistanı devrimci-demokratik güçlerinin ortak cephesi için program önerisi”nde mutabakat sağlanmayan bir konu yok. Ve program açısından soruna bakıldığında imza koyan 4 örgütün kaynaşmaması için herhangi bir neden kalmıyor. Zira örgütler “birbirleriyle kaynaştığı zaman, mutabakata varılan şeyler programa yazılır, tartışma konusu olan şeyler değil” (F. Engles, Got. Ve Erf. Pro. El. s. 64) dolayısıyla ismi ve cismi “illegalite”ye özgü olan Hevkari, hem “işçi sınıfı hareketinin örgütsel birliğinin”, hem ulusal demokratik cephenin ve hem de “Kürdistan Yurtsever Güçbirliği”nin temelini atan bir “örgütlenme”dir.
   İşte böyle bir “birliğin”, yani Hevkari’nin 10 sayfalık “üçlü programında”, oluşum sürecine ilişkin toplantı tutanaklarında geçmişe, yaşanan sürece ve Hevkari’yi oluşturan örgütlerin içinde bulunduğu somut koşullara ilişkin bir tek kelime bile yok!.. Hem de Hevkari’nin oluşum sürecinde anılan tüm örgütler ciddi ideolojik, politik ve örgütsel sorunlarla karşı karşıya olmasına ve aynı örgütlerin yaşadığı deprasyonların, bölünmelerin, kaosun zaman zaman bizzatihi Hevkari platformuna yansımasına rağmen!.. Öyle ki, Hevkari Konpedanlarından bazıları iktidara yürüyen bu “birliği” (!) sorumsuzca ajitasyon ve propaganda malzemesi yaparken dahi, bunun, hangi örgütsel yapılarla ülke temeline ayak basacağını ya da kağıt üzerinde kalmaktan nasıl kurulacağını kendilerine bile sorma dürüstlüğünü gösterememişlerdir.
   2- Hayatın canlı pratiği karşısında işlevsiz kalan söz konusu “birlik”lerin ağır basan diğer bir özelliği, onların, faydacı dar grupçu, taktik veya günü birlik politik yaklaşımların ürünü olması ve niyet ne olursa olsun objektif olarak kitlelerin “birlik” eğilimlerini istismar etmeye hizmet etmesidir. Yaşadığımız süreçte değişik türden “birlik”lerin, işçi sınıfını, Kürdistan ve Türkiye halklarını memnun edeceği, onların sempatisini kazanacacağı bilinen bir gerçektir. Ancak bu güne dek denenen “Birlik”lerde yanılgının büyüğü, çözülmeye ve kısa sürede bitkisel yaşama girmeye mahkum olan aynı “birlik”lerin yarattığı sonuçların gerek devrimci harekete ve gerekse kitlelere pahalıya mal olmadığı sanısıdır. Kaldı ki, bu işlerde baş rolü oynayan bazı örgütlerin tavırları açısından sorunu, salt bir yanılgı ile izah etmek de olanaksızdır. Çünkü “birlik” tüccarlığı yapan bu örgütlerden bazıları sorunu taktik bir sorun anlayışıyla, diğer bazıları ise, statükolarını korumayı, varlıklarını sürdürmeyi, birbirlerine tutunarak sorunlarını aşmayı hedefleyen faydacı ve günü birlik bir politikayla yaklaşıyorlar. Kimi iyi niyetli örgütler de bu oportünist anlayışların dönderdiği çarkın dişlerine takılmış gidiyorlar.
   Birlik sürecini olumsuz yönde etkileyen, hatta onun tıkanmasına kaynaklık eden bu anlayışlar, çoğu zaman sürece ket vurma, onu bulandırma pahasına yer yer daha da ileri giderek kendi aralarında, “birbirlerinin muhalefetlerini tanımama, onlara platformlarda yer vermeme ve onları tecrit etme” üzerinde pazarlıklara oturuyor ve anlaşmaya çalışıyorlar!.. Fakat buna rağmen programlarda, bu mantığın kamufle edilmesi ihmal edilmiyor. Örneğin Hevkari’nin ulusal demokratik devrimi hedefleyen programında şöyle deniliyor:
   “HEVKARİ, bu ortak mücadele ilkelerini ve ortak amaçları benimseyen tüm yurtsever, devrimci ve demokratik örgütlere, grup ve kişilere açıktır.” (Hev. Pro. s. 4)
   Ne var ki, diğer bazı “birlikler”de olduğu gibi, Hevkari güçlerinin çoğunluğunu bir araya getiren asıl sorun program değil, dargrupçu, faydacı ve statükocu anlayışlardır. Ve bu anlayışlar açısından ilkelerin güncel politikaya feda edilmesi konusnda en ufak bir sakınca yoktur! Bunu Hevkari’nin toplantı tutanaklarında, bugün sürdürülen canlandırma görüşmelerinde ve bizzathi Hevkari programında görmek mümkümdür. Örneğin “birlik” havarisi kesilen TKSP oportünizmi, Hevkari’nin kotarılması için parti programından bile “fedakarlık” yapabiliyor.
   “tarihi gelişme, Kürt ulusal sorununun çözümünü iki biçimde karşımıza çıkarabilir: 1. Kürt halkının başlıca kendi güçleriyle, Türkiye’de genel bir devrim hareketini beklemeksizin, ulusal kurtuluş savaşına girişip bunu başarıya ulaştırması. 2. Kürdistan işçi sınıfı da hahil, Türkiye işçi sınıfının birlik halinde başını çekeceği, halkların ortak bir devrim hareketiyle gerici burjuva ve toprak sahipleri iktidarının yıkılması, demokratik bir halk iktidarı oluşturulması.” “...Bu değerlendirmeyi yaptığımızda ikinci olanağın ağır bastığını ulusumuzu daha kısa sürede ve daha emin, kurtuluşa götürebileceğini görüyoruz.” (TKSP Pro. s. 14-15)
   Şunu anti parantez olarak belirtelim ki, yukarıya aldığımız alıntıları, Kürdistan devriminin stratejik hedeflerini tartışmak için buraya aktarmadık. Sadece, statükonun korunması için “ilerleyen” oportünizmin ilkelerini güncel politikaya nasıl feda ettiğini açığa çıkarmak istedik. Yukardaki belirlemelerde görüldüğü gibi, Kürdistan devriminin stratejik hedefini demokratik bir federasyona bağlayan “ikinci” çözüm biçimini savunan, hatta onu mutlaklaştırmak için kendini zorlayan TKSP oportünizmi, Hevkari programında ülkenin bağımsızlığını hedefleyen birinci çözüm yolunun ön plana çıkarılmasına evet demekte bir sakınca görmüyor. Şöyle ki,
   “Kürdistan toplumu bakımından bugünkü somut tarihi koşullarda gündemde olan ulsal demokratik devrimdir. Örgütlerimizin üzerinde birleştiği program, bu aşamaya uygun düşen mücadele ve iktidar programıdır.
   ”Bu amaçla bir araya gelerek oluşturduğumuz Hevkari, aşağıdaki temel program hedeflerini benimsemiştir ve bu hedeflere ulaşmak için mücadele eder:
   “Emperyalizmi kovmak, Türk sömürgeciliğinin ve yerli işbirlikçilerinin egemenliğine son vermek ve Kürdistan Demokratik Halk Cumhuriyetini kurmak;” (Hev. pro. s. 2) (abç)
   Oportünizmin belirsizlikleri “aşması”, “ilerlemesi” iyi bir şeydir, denebilir. Ancak yaklaşımda isabet yok. Çünkü TKSP oportünizmine göre statükonun korunması için ideolojik, politik ve örgütsel her türlü manevra mübahtır. Dolayısıyla “çözüm yolları”nın yer değiştirmesi -özellikle bu aşamada- onlar için pek önemli değildir. Zira onlar, işlerini “bitirdikten”, yani TKSP-Roja Welat’ın “işini gördükten” sonra bundan da çark etmenin yollarını bulurlar. Zaten Hevkari programının kendisi de buna müsaittir. Bu “politika”, daha açık bir biçimde siyasi platform toplantılarına yansıyan 6’lının tavırlarıyla kendini gösterdi. Örneğin 28-29.3.1984 tarihlerinde ...’deki Siyasi Platform toplantısında, KİP ve PPKK meselesi gündeme geldi, PPKK toplantıyı terk etti. 19-20 Nisan 1984 tarihleri arasında yapılan toplantıda TKSP ve TKSP-Roja Welat sorunu gündeme getirildi. TKP ve TKP-İşçinin Sesi yedekte tutuldu. 6’lı bu toplantıya hazırlıklı, anlaşmalı gelmişti. Benimsedikleri güçbirliği metnine (Metin Roja Welat’ın 19-20. sayısında yayınlanmıştı) rağmen, platformu tıkamak, dağıtmak kararındaydılar 6’lı taraftarları!.. “Gerekçe”leri ise şöyleydi:
   “TKSP: (..) TKSP-Roja Welat, partimizin 10 yıllık geleneğine sahip çıkıyor. Bir örgütü iki güç temsil edemez. Bu ilkesel bir sorundur. (...) Ayrıca ismin de ötesinde TKSP-Roja Welat’ı bir örgüt olarak kabul etmiyoruz. (...) Onlar varsa biz yokuz.”
   “TSİP: Bizce sorun, siyasal örgütü, merkez yapı olarak kimin temsil ettiğidir. TKSP-Roja Welat eğer başka bir isimle katılsaydı, olabilirdi. Arkadaşlar (TKSP-Roja Welat’tır kastedilen -RW) görüşlerinde haklı olsa bile, bu, sosyalist yasallığa aykırıdır. Bu nedenle biz de bu platformda olmayacağız.”
   “TKP: Biz TKSP-Roja Welat temsilcisinin katılmasından yana değiliz. Aksi halde biz de bu platformda olmayız.”
   “TİP: TKP ve TSİP’li arkadaşların görüşlerine katılıyoruz. İlkesel kararlara varmak zorundayız. Şekil sorunları hafife alınamaz. TKSP diye bir olgu var. Politik tercihlerde kararsızlıklara yer yoktur. (...) Yarın başkaları da “bolşevik PKK” olarak buraya gelebilir. (...)”
   “PPKK: Partinin merkez çoğunluğu hangi taraftaysa onun tanınması gerekir. Yarın başka bir örgt de gelebilir (Kastedilen, KİP ya da KİP-GBK’dir -RW). Bu nedenle biz de imzamızı çekiyoruz.” (Siyasi Platform Top. Notları)
   6’lının diğer üyesi TKEP de benzer gerekçelerle toplantıyı terk etmişti. Toplantıya katılan örgütlerin çoğunluğu ise, bu bölücü tavrın karşısında yer almış ve siyasi platform çalışmalarına devam edilmesi yolunda çaba harcamıştı.
   Öncelikle şunun altını çizmek gerekir ki, olay, TKSP-Roja Welat ve TKSP’yi ilgilendirdiği kadar tüm sol siyasal örgütleri ilgilendiriyor. Ve örgütlerin büyük bir çoğunluğu aynı ya da benzer sorunlarla karşı karşıya... Örneğin, Ala Rızgari-Rızgari, KUK-KUK Sosyalist Eğilimi, PPKK-KİP, TKP(B)-TSİP, TKP-TKP İşçinin Sesi, Kurtuluş, Kurtuluş Örgütü, vb... Dahası, faydacı dargrupçu, pazarlıkçı “politika”ların, ilkel ve duygusal tavır alışların sorunu, merkezi güçbirliklerinin, hatta sıradan eylem birliklerinin önüne engel olarak çıkarılması ve söz konusu “birlik”lerin büyük bir bölümünde bu durumun, önemli bir işlev görmesidir. Bu bakımdan yaşanan deneyimler ışığında sorunun açıklığa kavuşturulması gerekir. Çünkü bölünme ve saflaşmaların biçimlendirdiği değişik yapıların bir bölümüne çizgi çizmek ya da onları “eritmek” isteyen reformist ve oportünist anlayışlar esasta, “sosyalist yasallık”, MK çoğunluğu”,”bir örgütün temsil meselesi”, “ilkeli olmak” vb. “teori”lerle devrimci hareket içindeki ayrışmaları baskı altına almak, dolayısıyla sürece ket vurmak istiyorlar.
   Oysa bilimsel gerçekler, ulusal ve sosyal devrimlerin yaşayan deneyimleri grup çıkarlarını, Kürdistan ve Türkiye halklarının temel çıkarları önüne koyan “ultra” sosyalistleri” perva tanımayan bu grupçu ve bölücü tavırlarını çok açık bir biçimde yadsıyor: Birincisi, 6’lı müttefiklerin iddia ettiği gibi, “bir örgütün” ayrı ayrı güçler tarafından temsili söz konusu değildir. Dolayısıyla TKSP oportünistlerinin, benzer dertlerden muzdarip olanların ve TKP odağında “siyasal birliklerini” yapanların iddiaları, her şeyden önce maddi dayanaktan yoksundur. TKSP-Roja Welat temsilcisinin anılan toplantıda belirttikleri görüşler bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır:
   “Sorun çarpıtılmamalıdır. TKSP ve TKSP-Roja Welat arasındaki sorunlar, buraya taşırılmamalı, platform tıkanmamalıdır. Sorun, kavramak isteyen örgütler açısından açıktır. TKSP içinde mazisi geçmişe dayanan bir ayrışma söz konusudur. Ve bu mücadelenin her alanına yansımıştır. Bir örgütün farklı yapılarca temsili söz konusu değildir. Söz konusu olan, aynı örgtün bünyesinde ortaya çıkan sağ ve sol kanatların temsilidir. Ayrışma ve saflaşma sürecini belgeleyen yazılı metinler bunun kanıtıdır. Bu anlamda, TKSP-Roja Welat, sol kanadın gerçek ve tek temsilcisidir. TKSP ise, parti içindeki ideoljik, politik ve örgütsel ayrışmada sağ kanadı temsil etmektedir. Onlarla böylesi platformlarda, -plaformları meşgul etmeden- ortak bazı şeyler yapabiliriz. Partinin 10 yıllık geleneğine sahip çıkma meselesine gelince: Geçmişin acımasız bir biçimde eleştirilmesi, siyasal çıkışımızın önemli bir nedenidir. Ama bu, geçmişi inkar anlamına gelmez. Ve hiç kimse devrimcilik adına bunu bizden isteyemez. Bu nedenle TKSP-Roja Welat olarak biz, geçmişin mirasına elbette ki sahip çıkacağız. Ve olumsuz yönlerini mücadelemizin deney kaynağı olarak değerlendireceğiz. İşte bazılarının sorun yapmak istediği isim meselesi de kaynağını buradan almaktadır. Kaldı ki, bu, bu platformun çözeceği bir sorun değildir. Hayatın kendisi ancak bunu çözecektir.” (Siy. Plat. Top. Notları)
   Görüldüğü gibi sorun gayet açık. 6’lı bloğun iddialarının tersine “bir örgütü” ayrı güçlerin temsili değil, geçmişin doğru ve yanlışı bünyesinde geliştiren mirasa dayanan farklı siyasal yapıların temsili söz konusudur.
   İkincisi, “MK çoğunluğu”, “Sosyalist yasallık” vb. iddialardır. Eğer bu iddialar, işçi sınıfı bilimi adına piyasaya sürülmeseydi, sadece güler geçerdik. Gel gelelim ki, devrimci dünya görüşü adına söz konusu iddialara sarılanlar yalnız bununla da kalmıyor, bu yolda yeni “teori”ler geliştirmeye çalışıyorlar! Bu bakımdan sorunu, devrimci mücadelenin zengin deneyimlerine baş vurarak açıklığa kavuşturmak, bir bütün olarak devrimci hareketin gereksinim duyduğu devrimci prensipleri açığa çıkarmak gerekiyor. Örnek bir olay: Venezuela’da, devrimci mücadelenin en zorlu, sıkıntılı döneminde Venezuela Komünist Partisi içinde kökü geçmişe uzanan iki akım, açık bir çatışmaya girer. Bu akımların niteliğini, Fidel Castro’nun “13 Mart’ın 10. yıldönümünde Havana Üniversitesinde yaptığı tarihi konuşmasında, okuduğu belgelerden öğrenelim:
   “Gerçekte Venezuela Komünist Partisi içinde iki önemli akım çatışmaktadır.
   “Bunlardan ilki, Parti’nin tabanında yalnızca küçük bir azınlık tarafından tutulan ama Politik Büro ve Merkez Komitesi üyeleri arasında çok güçlü olan bir akımdır.”
   “Diğeri ise, Partinin çoğunluğunca desteklenen ama yüksek örgütlerin liderleri arasında güçsüz kalan bir akımdır. Bu akımın önderi, yalnız taktik ve plan değişimlerine karşı çıkmakla kalmayıp, tutulan devrimci mücadele yolunun güçlü bir eleştirisini de yapan Yoldaş Douglas Bravo’dur.
   “Apaçık ortadadır ki, bu ayrılıkların özü silahlı mücadele sorunudur. VKP içindeki bir grup lider, ta başlangıçtan beri slahlı mücadeleye karşı çıkmaktaydılar.
   “Hiç kuşkusuz, Yoldaş Douglas Bravo’nun cezalandırılması, bu değişikliklerin başlangıcıdır. (D. Bravo, VPK MK’da yalnız başına kalıyor RW) Bu adamlar, bütün mücadele biçimlerini kendinde toplamayıp, gerlilla ve taktik ünitelerin eylemlerini durduran yeni taktik devresine karşı çıkan herkesi, disiplin işlemleri yoluyla susturmayı tasarlamaktadırlar.” (F. Castro, Dev. İç. Sav. Kom. Den. Yar. y. s. 45, 47)
   VPK MK’da, Partinin “yüksek örgütlerinin liderleri” arasında oldukça güçsüz kalan bu devrimci akımı destekleyen F. Castro, VPK sağ kanat liderliğinin en sert eleştirilerine hedef olmuştu. İşte, VPK sağ kanat liderliğini mahküm eden, devrimci kanada açıkça desteğini ilan eden F. Castro’nun bu ünlü “söylevi” tartışmamıza ışık tutan somut ve ilginç bir örnektir:
   “Ve bizim için devrimciler için -bozguncular ve teslim olmak isteyenere, ‘ya Venezuela için öl’ diyen, bir grup teori şarlatanı değil, bir savaşçılar grubu olan adamlar arasında bir seçim yaparak- temel bir devrimci prensip ve ahlak sorunu olarak, bu savaşçılarla dayanışmamızı açıklamamak olanaksızdı.”
   “Hangi devrimci prensipler, düşünce ya da temeller adına bazguncuların; sağcı teslim olma yanlısı akımın haklı olduğunu söylemeye zorunluyuz? Marksizm-Leninizm adına mı? Biz asla onların marksizm-leninizm adına haklı olduklarını söyleyemeyiz. Uluslararası komünist hareket adına mı? Yoksa, onun bir komünist partisinin liderlik sorunu oluşu mu bizi buna zorluyor? Bizim uluslararası komünist hareketten anladığımız bu mudur? Bizim için uluslararası komünist hareket, herşeyden önce komünistlerin, devrim savaşçılarının hareketidir.”
   “Bizim bildiğimize göre uluslararası komünist hareket bir kilise, bir mezhep, bir mason locası değildir. Bizi herhangi bir zayıflığı kutsal kılmaya, herhangi bir sapmada her türlü reformist ve sahte devrimciyle karşılıklı hayranlık politikası gütmeye zorlanmaz. (F. Castro, a.g.e. s. 59, 62, 63)
   İşte uluslararası komünist harekette, tartışma konusu olan bir olay, sağ kanat “MK çoğunluğu”na karşı takınılan devrimci bir tavır ve “sosyalist yasallık”... Ve işte, zevahiri kurtarmak isteyenlerin işçi sınıfı bilimi adına geliştirmek istedikleri “teori”ler!...
   Bu anlamda, “siyasal tercihlerde kararsızlıklara yer” olmadığı doğrudur. Ancak bu yapılırken, dürüstçe yapılmalı, devrimci dünya görüşünün kendi tekellerinde olduğu anlayışıyla hareket edilmemeli -çünkü “gerçekte onların tekel altına aldıkları reformizmdir”- ve siyasal tercihler güçbirliklerinin önüne engel olarak çıkarılmamalıdır. Aksi tavır ve davranışların -bugüne dek edinlen deneyimlerde de görüldüğü gibi- “birlik” sürecini olumsuz yönde etkileyeceği, yığınların “birlik” istemlerini istismar edeceği ve bunalımı derinleştireceği açıktır.
   Üçüncüsü, örgüt olup olmama sorunudur. Açıktır ki, devrimci bir örgüt olmak ya da böyle bir örgütü yaratmayı hedeflemek için, “ultra sosyalistler”in veya oportünistlerin tevecühünü kazanmak, onların onayını almak gerekli ve zorunlu değildir. Dahası, bir örgüt (hangisi olusa olsun), reformizmin kuyruğuna takılarak derici olamaz. Zira devrimci bir örgüt olmanın kriterleri, devrimci dünya görüşüne, leninist örgüt prensiplerine, kararlı ve korkusuz bir mücadele hattına sahip olmaktır. Ve doğası gereği sağ ve “sol” oportünizme karşı savaşı içerir, bu mücadele içinde çekikleşir. Faşizme, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mcadelede örgüt olmanın asgari kıstasları ise, merkezi bir yapıya sahip olmak ve düzenli politika üretebilmektir. Bu ise, başkalarının örgüt olup olmamasına karar vermeye yeltenen akıl fukaralarımızın siyasal platformlara yansıyan tavırlarını yadsır.
   “Sırtlarında tek bir tüy olmayan”ların kendilerine rahatlıkla “kartal” adını verebildikleri bir ortamda, bazılarının devrimci hereketin hakemliğine soyunması pek şaşırtıcı değildir. Çünkü varlıklarını tehlikede görenlerin bu benzeri “taşkılık”ları doğaldır(!) Doğal olmayan, “vatan”, “millet” adına ve “birlik” tüccarlığı maskesi altında siyasal ve demokratik platformları ipotek altına almaya çabalamak, böylece A ya da B örgütünü dışlamayı, statükonun korunmasını amaçlamaktır. Hem de koltuk değneği işlevini gören imzalarla, reformist dayanışma ve Makyavelist yöntemlerle birlik platformlarının önünü tıkayan “yeni prensipler” geliştirmeyi hedefliyerek!.. Açıktır ki, bu tavrı, salt kitlelerin “birlik” eğilimlerini istismar etmekle de izah etmek olanaksızdır. Zira bu, reformist taktik manevraların da ötesinde, “bir pire için bir yorgan yakmak”tır. Bölücülüğün, işçi sınıfına ve memekçi yığınlara karşı sorumsuzluğun, ilkesizliğin kaba bir ifadesidir.
   3. Anılan “birlik”lerin diğer belirgin bir karakteri, ayrı ayrı kümelenmeleri tahrik etmeleri ya da bilinçli olarak en geniş anti-faşist ve anti sömürgeci birlikleri engelleyici bir işlev görmeleridir.
   Faşizme ve sömürgeciliğe karşı en geniş güçlerin birliği, Türkiye ve Kürdistan halklarının ortak çıkarlaının dayattığı nesnel zorunlukların bir grereğidir. Ama buna rağmen, yurtsever ve demokratik güçlerin oldukça dağınık ve heterojen bir yapıyı biçimlendirdiği ülkelerimiz gerçeğinde bu işin üstesinden gelinmesi elbette ki kolay değildir. Fakat bunun böyle olması, “yangından mal kaçırma” anlayışıyla oluşturulan “birlik”leri, “sosyalistlere özgü” dar çerçeveli “birlik” girişimlerini, taktik ve günü birlik politikaların ürünü olan odaklaşmaları haklı kılamaz. Ne var ki, “birlik” yolunda atılan “adım”lar da, bu işlevi görmekten öteye gidememişlerdir. Dolayısıyla, söz konusu “birlik”ler, hayatın kendisi tarafından işlevsiz kılınmakla kalmamış, aynı zamanda birlik sürecinin tıkanmasında belileyici bir unsur olmuştur.
   Ancak sürecin acımasız ama ağır ilerleyişi karşısında varlık olmadan çözülen, kendi anlayışı içinde gömülü kalan “birlik”lerin yaşanan acı ve öğretici deneyimlerine rağmen, aynı tavırlarla ve fakat daha ince yöntemlerle en basit eylem birliklerinin önüne çıkılıyor. 12 Eylül Eylem Platformunu bölen tavırlar (gazetemizin 12 Eylül özel sayısında bu konuya değinilmiştir), İsveç’te “Türk ordusunun saldırısına karşı Kürt halkıyla dayanışma Komitesi” girişimi ve F. Almanya’da “Kürdistan halkına karşı savaşa son, idamlar işkenceler durdurulsun, politik tutuklulara özgürlük, genel af” eylem “platformu” çalışmalarında başvurulan sekterlik ve dayatmacılık bu bakımdan ilginç örneklerdir.
   Evet, bütün bunlar faşizme, sömürgeciliğe karşı savaşta en geniş güçlerin birliği adına yapılıyor!.. İnsanın “pes” diyesi geliyor... Söylenenler, yazılanlar ve programlara “derç” edilenlerle yapılanlar arasında korkunç bir zıtlık, terslik var. İlginç bir örnekle sorunu kavramaya çalışalım:
   “... TKP, ittifaklar sorununa stratejik bir düzeyde bakmıyor. O, ortak düşmana karşı hangi güçlerin bir araya gelmesi gerektiğini pek düşünmüyor. Eğer öyle düşünseydi dostu-düşmanı iyi biçimde birbirinden ayırsaydı, Kürdistan ulusal-demokratik güçleriyle, Kürt halkının devrimci ilerici güçleriyle içtenlikle, uzun vadeli bir ‘birlik ve dayanışma’ politikası güder ve onları birbirine karşı kullanıp dağıtmaya heveslenmezdi. Oysa TKP ittifaklar sorununa yalnızca bir taktik sorun olarak bakıyor ve ‘taktiği’de işte budur.”
   “Devrimci Demokratlar gelince, yukardan beri söylediğimiz gibi, onları da böylesine bir dayanışmaya sürüklüyen nedenler, devrimci hareketin çıkarları değil, dar grup çıkarları ve yararcılık anlayışlarıdır.”
   “Bu tutum, Türkiye’de anti-faşist bir cephenin oluşturulması çabalarında da görülmektedir. TSİP’in son yıllarda üzerinde ısrar ettiği, ‘sosyalistlere’ özgü, dar çerçeveli ve daha baştan birçok anti-faşist gücü dışarda bırakacak, ayrı kümelenmelere yol açacak olan bir anti-faşist güçbirliği politikasına Devrimci Demokratlar da hevesle sarılmışlardır.” (UDG Neden Hayata Geçmedi Bro. Özgürlük Yolu y. s. 19, 20, 21)
   Görüldüğü gibi dün bunları söyleyenler bugün pratikte yansıyan makyavelist manevraları ile TKP, TSİP ve Devrimci Demokratları da geride bırakıyorlar!.. Bu bakımdan kimlerin ne dediklerine değil, ne yaptıklarına bakmak gerekiyor. Soruna bu perpektiften yaklaşınca, bloklaşmaları, dayatmacılığı meşru kılan hiç bir neden yok. Çünkü yaşanan ve yaşanmakta olan “birlik” deneyimlerinde ortya çıkan kümelenmelerin hiç biri, demokratik birlik zemininde ortaya çıkmamıştır. Kaldı ki, bloklaşmanın kaçınılmazlığı, demokratik birlik hedefleri üzerinde olursa, bir zorunluluk halini alabilir. Ve haklılığının ölçütü de budur. Siyasal platform çalışmalarını, benimsedikleri demokratik hedeflere rağmen çıkmaza sokan 6’lının tavrı bu bakımdan ilginç bir örnektir. “Birlik” adı altında en geniş güçlerin birliği politikasına karşı işleyen bu ve benzeri blokların ya da güç ve tavır birliklerinin “haklılığı” (!) bir yana, onların nesnel olarak nelere ve kimlere hizmet ettiği açktır.

 

"Birlik" Yolunda Mesafe Katetmenin Yolu, İşbirliği Zemininin Doğru Tesbitinden Geçer.
 
Tarihsel deneyim, ulusal ve sosyal devrimlerde ilerici, yurtsever ve devrimci güçlerin asgari ve azami birliklerinin sağlanmasında, “birlik” ya da işbirliği zemininin doğru kavranmasının özel bir önem taşıdığını göstermiştir. Bu salt, “birlik” yolunda atılan adımlarda başarıya varmak için değil, demokratik ve siyasal savaşın zaferi için de gereklidir. Bu bakımdan “birlik” sorununu, faşizme ve sömürgeciliğe karşı savaşın diyalektik bütünlüğü içinde ele almak ve bu bağlamda değişik türden birliklerin zeminini kalın çizgilerle belirlemek gerekiyor. Açıktır ki bu, en başta, işçi sınıfı, Kürdistan halkı ve tüm emekçi yığınların demokratik taleplerine yanıt verebilecek hedeflerin tesbitini; dolayısıyla söz konusu demokratik hedeflerin karşısında yer alan faşist devletin sınıfsal yapısını ve “ülke”nin özgül koşullarını bilince çıkarmayı gerektirir.
   Faşizmın, -Türkiye’de- bir günde ve halklarımızın kanına susayan generallerin yalnızca öznel istemleri sonucu iktidarı ele geçirmediği, tam tersine köklü ekonomik, toplumsal ve siyasal nedenleri kapsayan bir sürecin ürünü olduğu açıktır. Faşizmin sınıfsal yapısının kavranabilmesi, bu süreçte, devletin yapısal karakterinde meydana gelen değişimlerin belirgin özellikleriyle açıklığa kavuşturulmasını gerektirir. Bu özelliklerin başında, devletin değişen karakterine kaynaklık eden tekelci gelişmeye tekabül eden siyasi gericiliğin derinleşmesi olayı geliyor. Ancak buna geçmeden önce, devletin tekelci gelişme öncesindeki yapsal karakterini irdelemekte yara var. Bilindiği gibi, Türk devleti ilk olarak tarih sahnesine çıktığında, iki önemli nedenden dolayı gerici eğilimleri bünyesinde barındırmış ve geliştirmiştir:
   1- Türk burjuvazisinin Kürdistan sorunu karşısında takındığı şoven ve sömürgeci tavır..
   2- Burjuvazinin Osmanlı despotizminden devraldığı yapıyı yaşatmak istemesi ve bundan dolayı da feodalitenin radikal yöntemlerle tasfiye edilmesine yanaşmaması; tersine büyük toprak sahipleriyle işbirliğine yönelmesidir. Hal böyle olunca burjuva demokratik dönüşümler tamamlanamamış, devlet yapısındaki gerici eğilimler törpülenememiş, aksine gelişme ve güçlenme olanağı bulmuştur. Kürdistan’da yer alan ulusal hareketler, sömürgeci Türk devletinin şoven ve gerici eğilimlerini güçlendirmiştir. Kısaca devletin bu şoven ve gerici eğilimleri tekelci döneme özgü siyasi gericiliğin derinleşmesinde avantajlı bir durum yaratmıştır.
   Nihayet İİ. Dünya Savaşı sonlarına gelindiğinde “ulusal” sermaye yabancı sermaye karşısında rekabet gücünü önemli ölçüde yitirmişti. Savaş sonrasında “Truman doktrini” ve “Marshal Planı”nın “ülke ekonomisi üzerinde yayılan etkisiyle Türk burjuvazisi, yabancı sermeye ile ortaklığı tercih etmek durumunda kalmıştı. Bu yıllar, aynı zamanda sermaye ihracının yoğunlaşması temeline dayanan ve emperyalizmle olan ilişkilerden etkilenen tekelciliğin ortaya çıkmasına rastlar. Türkiye ekonomisinde tekellerin ortaya çıkması ve giderek devletle bütünleşmesi süreci, Türk devletinde var olagelen gerici eğilimleri kamçılamakla kalmamış, ekonomide ve siyasette olduğu gibi devletin yapısında da gericiliğin belirgin bir karakter halini almasına neden olmuştur.
   12 Mart faşizmi döneminde tekelci sermaye, devlet üzerinde tam bir hakimiyet kurdu. Bu dönem, aynı zamanda tekelci burjuvazinin, tekel dışı sömürücü çevreler ve büyük toprak ağalarıyla kendi çıkarları çerçevesinde kesin bağlaşıklar dayattığı bir dönem olmuştur. Ve atık gericilik açık bir devlet politikası halini almış oldu. Ardından 12 Mart yönetimi seçimlerle iktidardan uzaklaştırıldı. Ancak devletin gerici karakterinde dişe dokunur değişmeler olmadı. İşte, 12 Eylül faşizmine neden olan temel faktörlerden biri, derinleşerek gelişen bu siyasi gericiliktir.
   İkincisi, Türkiye kapitalizminin sürekli ve kalıcı olan bunalımının, yerli ve yabancı sermayenin ortaklık ilişkilerinden doğan ekonomik bunalımın siyasal bunalımlara dönüşerek burjuvaziyi yönetim acziyle karşı karşıya getirmesidir.
   Üçüncüsü ise, Kürdistan ve Türkiye’de gelişen devrimci demokratik hareketin gösterdiği potansiyel büyüme, kitlelerde yükselen hoşnutsuzluk ve bunların tekelci çevrelerde yarattığı korku ve tedirginlikti. Diğer iç ve dış koşullar sürecin bu belirgin öğelerini tamamlıyordu.
   Kısaca belirtmek gerekirse, bugün devlet, bu ekonomik, toplumsal ve siyasal koşulların ürünü faşist diktatörlüğün, diğer bir deyişle finans kapitalin lehine, işçi ve emekçi yığınların, hatta burjuvazinin diğer sömürücü kesimlerinin aleyhine derinleşen bir işlev görüyor. Devletin finans kapitalden yana müdahaleci bir işlev üstlenmesi, burjuva sömürgeci güçler arasındaki uzlaşmayı büyük tekellerin yararına bozuyor. Dolayısıyla sömürgeci devletin sınıfsal yapısı içinde ifadesini bulan burjuva güçlerin -tekelcilerin çıkarları çerçevesinde ama uzlaşma temeline dayanan- ittifak ilişkileri, finans kapitalin ekonomik terör ve siyasal zoru altında yeniden düzenlenmiş oluyor. Devletin sınıf yapısında somutlaşan bağlaşıklar arası ilişkilerde görülen bu değişim, kaçınılmaz olarak burjuva güçler arasında çelişkiler yaratıyor, sömürücüler cephesinde çatlak seslerin duyulmasına neden oluyor ve dahası sömürgen burjuvazinin önemli bir kesimini rahatsız ediyor.
   Egemen sınıflar arasında gözlenebilen bu gelişmeler, Türkiye’li Kürdistan’lı reformist güçleri umutlandırıyor, onların “demokrasiye dönüş” hayallerini canlı tutuyor, “liberal” burjuvazinin icazetli muhalefetine bel bağlama eğilimlerini güçlendiriyor. Ne var ki sömürgen sınıfların belirgin karakterleri ve “ülke”nin özgül koşulları, bu baylarımızı ve onların BUDEP (Barış ve Ulusal Demokrasi için Eylem Programı) ve onun bir türevi olan “Sol birlik”te ifadesini bulan burjuva kuyrukçuluğunu yadsıyor. Şöyle ki:
   1- Devletin sınıfsal yapısı içinde finans kapitalden yana yeniden düzenlenen ilişkilerden etkileniyor. Finans kapitalin açık tahakkümünden rahatsız olan tekelci sermayenin bu kesimi, toplumsal artık-değerin eşit koşullada paylaşımını istiyor. Devletin finans kapitalden yana müdahaleci bir işlev görmesine karşı çıkıyor. Finans kapital ise, buna aldırış etmiyor, tahakkümünü pekiştirerek derinleşen bunalımı aşmaya çalışıyor. Bu durum, tekellerin birbirleriyle ve emperyalizle olan ilişkilerini olumsuz yönde etkiliyor ve aralarındaki çelişkilerin derinleşmesine neden oluyor. İşte tekelci burjuvazinin şu ya da bu kesiminin finans kapitalin açık terörist diktatörlüğüne karşı oluşunun temel ve belirleyici bir nedeni budur. Ancak bu karşı oluşun radikal bir tavra, bir başka deyişle faşizme karşı aktif bir mücadeleye dönüşmesi ya da dönüştürülmesi olanaksızdır. Çünkü bu, asgari koşullarda emperyalizme karşı bağımzsız bir tavır geliştirmeyi gerektirir. Bu ise, herşeyden önce uluslararası sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi sürecinin belirlediği işbölümü çerçevesini yadsır. Kaldı ki yerli tekelci sermayenin emperyalizmle olan ortkalık ilişkilerinden kaynaklanan bağımlılık nesnel olarak böyle bir tavır alışa olanak vermez.
   2- Diğer taraftan faşizme karşı savaş, emperyalizmin, tekellerin ekonomi üzerindeki denetimlerini hedeflemek zorundadır. Finans kapitalin tahakkümüne karşı olan tekelci kesim de, bu gerçeğin, dolayısıyla faşizme karşı gelişen demokrasi mücadelesinin finans kapitalin, emperyalizmin yanı sıra kendi varlığına yöneleceğinin bilincindedir. Ayrıca işçi sınıfı, Kürdistan halkı ve diğer emekçi yığınların kabaran hoşnutsuzluğu, sosyalist sistemin artan etkinliği ve demokrasi ve sosyalizm güçlerinin kazandığı yeni yeni mevziler karşısında ipin ucunu kaçıracağının da... Bu nedenle, tekelci sermayenin bir bütün olarak emperyalizmle birlikte, varlıklarına yönelen tehlikeler karşısında savaşmaları, faşist çarkı Türkiye ve Kürdistan halklarının aktif savaşımıyla dağıtmayı hedefleyen anti-faşist savaşın karşısında yer almaları kaçınılmazdır. Bu bakımdan faşizme karşı savaş tekeller ve emperyalizme karşı savaştan soyutlanamaz. Fakat bunun tekellerin birbiriyle ve emperyalizmle olan çelişkilerini görmezlikten gelmeyi yadsıdığı, bu güçler arasındaki çatışmalardan bilinçlice yararlanmayı dışlamadığı da açıktır.
   İİ. Finans kapitalin açık diktatörlüğü koşullarında, burjuva güçler arasında yeniden düzenlenen ilişkilerden en fazla etkilenen sömürücü kesimler,A tekel dışı sermaye çevreleri ve bir kısım toprak ağalarıdır. Küçük işletme sahipleri, textil, doğramacılık, sabun ve benzeri işletme sahipleri küçük fabrikatörler, makine onarım atölyeleri, tüccar işverenler, küçük sanayi ve ticaret şirketleri vb. Oluşan tekel dışı burjuvazi homojen bir yapıya sahip değildir. Onun yerli ve yabancı tekellerle olan bağımlılık ilişkilerinden de etkilenen bu özelliği, bağımsız siyasal bir güç olmasını engelliyor, hareket birliğini bozuyor. Bu ise, tekel dışı sermayenin belli kesimlerini iflasa sürüklerken (ki, şimdiden iflas bayrağı çeken şirket sayısı az değil), diğer kesimleri kendisine bağlı üniteler haline getiriyor. Acımasız bir biçimde işleyen bu süreç, özellikle yaşamını sürdürebilen kesimlerin finans kapitale karşı direnme, aktif bir karşı tavır geliştirme koşullarını nesnel olarak ortadan kaldırıyor.
   Diğer taraftan sömürgen burjuvazinin bu kesimleri, yerli tekellerin yanı sıra yabancı tekellerle dolayısıyla emperyalizmle de bağımlılık ilişkileri içindeler. Bu, bu kesimlerin emperyalizme karşı bir konumda yer almalarını da engelliyor. Ve onları uluslararası sermayenin etki alanına çekiyor. Ezilen, sömürülen kütlelerin bir bütün olarak burjuvaziyi tehdit eden hoşnutsuzluğu, kapitalizm ve sosyalizm arasında derinleşen savaş, sosyalist sistemin aktif desteğinde bağımsızlık ve demokrasi güçlerinin kazandığı zaferler tekel dışı sermayenin bu eğilimini kamçılıyor. Onu, halinden memnun olmamasına rağmen finans kapitalden, emperyalizmden yana kesin bir tavır almaya zorluyor. ABD ve NATO’cu emperyalistlerin “ülke”deki “sulta”sına, ekonomik bağımlılığın siyasi ve askeri bağımlılıkla tamamlanmasına bugüne dek “gık” demeyen; tersine bütün bunları onaylayan tekel dışı sermayenin, Türkiye ve Kürdsitan halklarının aktif mücadelesine sahne olacak bir ortamda emperyalizme karşı bir tavır içine girmesi düşünülemez.
   Tekel dışı burjuvaziyi, devlet iktidarını elinde bulunduran tekelci kesimle tavır birliğine zorlayan diğer önemli bir faktör de, sömürgeci-sömürge ilişkisinin tarihin her döneminde şu ya da bu oranda canlı tuttuğu Türk şovenizmidir. Kürt sorunundan söz edildiğinde “vatanın bölünmezliği ve bütünlüğü” konusunda tekel dışı sermaye çevrelerinin, finans kapitalden, hatta bir bütün olarak tekelci bujuvaziden daha duyarlı olduğunu söylemek mübalağa sayılmaz. Bu, yerleşik şoven geleneğin yanı sıra onun pazar tutkusundan, Türk tekelci sermayesinin -bu konuda çok zayıf olsa- gösterebildiği enternasyonalist tavrı gösteremeyişinden kaynaklanıyor. Oysa Kürt ulusunun ayrılıp kendi bağımsız devletini kurma hakkı da dahil, kendi kaderini özgürce belirlemesi acil demokratik bir taleptir. Ve ulusal demokratik güçler anti-faşist mücadelenin temel ve güçlü bir müttefiğidir. Ama buna rağmen tekel dışı burjuvazi, bu talebin söz konusu edildiği yerde, en az finans kapital ve onun tahakkümü altında bulunan diğer tekelci kesimler kadar bağnaz ve karşı devrimci bir konumda saf tutuyor, tutacaktır. Kürdistan halkının gelişen bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi onun bu şoven ve gerici eğilimini canlı tutacak, hatta Kürdistan’da yer alan son olaylarda bir kez daha görüldüğü gibi şahlandıracak, doruk noktasına vardıracaktır.
   Belirttiğimiz bu nedenlerden ötürü, Türkiye’de tekel dışı sermaye, Türkiye’nin ulusal çıkarlarından, bağımsızlığından yana değildir. Dolayısıyla başka ulusların ve ulusal azınlıkların tutsaklaştırılmasına, boyunduruğa vurulmasına kaşrı değildir. Tersine, burjuvazinin bu kesimine ne kadar şirin görünmeye özen gösterilirse gösterilsin, anti-faşist ve anti-sömürgeci savaşımın sahne olacağı çatışma ortamında onlar, devlet iktidarını elinde bulunduran büyük burjuvazinin yanında yer alacak, reformist güçlerin şimdiden soyunduğu “Kültürel özerkliğe” bile yanaşmayacaklarıdır. (Ulusal kurtuluş savaşının yükseleceği aşamalarda Saddam’vari otonomiler hariç tabii!..) Ama bütün bunlara rağmen, finans kapitalin yoğunlaşan baskı ve terörü altında burjuvazinin bu kesiminde -belirleyici bir ölçekte olmasa bile- muhtemel ayrışmaları gözardı etmek doğru değildir. En azından finans kapitalin (mali sermayenin) baskısından en çok etkilenen, ufalanan, iflasa giden kesimlerin kazanılması ve diğer kesimlerin tarafsızlaştırılması doğrultusunda esnek bir politika gütmek, bu yolda çaba harcamak gerekir. Ancak bu esneklik ve çaba adına anti-faşist savaşın, tekellerin egemenliğine, emperyalizme ve Kürt ulusu üzerindeki sömürgeci boyunduruğa yönelen hedeflerinden ödün verilemez, bu hedeflerin yozlaştırılmasına, özünden soyutlanarak soysuzlaştırılmasına müsade edilemez. Çünkü bu, en başta işçi sınıfının, Kürdistan halkının ve nesnel konumu itibarıyla emperyalizme tekellerin egemenliğine ve faşizme karşı olan küçük burjuvazinin küçümsenmeyecek bir kesiminin demokratik talepleriyle çelişir. Ve bu konuda verilecek her ödün, Kürdistan ve Türkiye halklarının, faşizme ve sömürgeciliğe karşı savaşta güçlerini birleştirmelerini baskı altına almayı, halk güçlerinin gelişen eylemini saptırmayı ya da zayıflatmayı hedefleyen reformizme çanak tutmaktan başka bir anlam taşımaz.
   Görüldüğü gibi ülkelerimiz koşullarında faşizme karşı mücadeleyi, salt faşist milis güçlerine veya şu ya da bu burjuva partisine karşı savaşla özdeşleştirmenin olanağı yoktur. Faşizme karşı savaş, devletin gerici, sömürgeci ve şoven karakterine yönelmek zorundadır. Bu, bir zorlama değil, işçi sınıfı, Kürdistan halkı ve diğer çalışanların finans kapitalin açık terörist diktatörlüğüne karşı geliştirdikleri demokrasi mücadelesi karşısında -finans kapitalin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlenen ilişkilere rağmen- burjuvazinin değişik kesimlerinin yukarıda belirlediğimiz konumları alacaklarından ve devletin gerici sömürgeci karakterinden kaynaklanıyor.
   Türkiye, ne bir İspanya ve ne de bir Yunanistan’dır. Burjuva güçler arasında duyulan çatlak seslere bakarak “faşizmin çözüldüğü” ya da “çözülmeye başladığı” kehanetinde bulunmak ve giderek burjuva demokrasisine soyunmak, ya Türkiye ve Kürdistan halklarının faşizme ve sömürgeciliğe yönelen eylemini bilinçli olarak saptırmak ya da en azından sömürgeci-faşist Türk devletinin sınıfsal ve siyasal gerçeğini kavramamaktır. Zira faşizm çözülmüyor, sadece özlediği anlamda kurumlaşamıyor. Dolayısıyla saldırganlaşıyor. Derinleşen ekonomik bunalım, Özal’ın ekonomik programını eskitmekle kalmıyor, ardı arkası kesilmeyen siyasal bunalımlara, skandallara ve rezaletlere dönüşerek gelişiyor. İşçi ve emekçilerin ve bu arada Kürdistan halkının artan öfkesi ciddi toplumsal patlamalar için kaynak oluşturuyor. Ve bu, finans kapitalin saldırganlık eğilimini pekiştiriyor... Onu, vahşetin yoğunlaştırılması eşliğinde muhtemel “gömlek değişikiği” ile devlet iktidarını korumaya zorluyor. Açıktır ki, bu gidiş, yaratacağı ağır tahribatlara rağmen faşizmin kaçınılmaz sonunu yakılaştıracaktır.
   Diğer yandan gerici mali sermayenin bu hırçınlığı ve “vurdumduymazlığı”, burjuvazinin diğer kesimlerini tedirgin ediyor. Başlıca SODEP ve DYP’nin icazetli muhalefetinde somutlaşan bu tedirgiliğin bir amacı, devletin finans kapitalist azınlığın çıkarları doğrultusunda ekonomiye müdahalesini kısmen de olsa engellemek; ikincisi ise, kaçınılmaz sonuna her gün bir adım daha yaklaşan “son türk devleti”ni parçalanmaktan korumak, burjuvaziyi tehdit eden kitlelerin hoşnutsuzluğunu, kin ve nefretini burjuva kanallara akıtarak boğmak, muhtemel patlamaları engellemek ve sömürgeci devlet tekelci kapitalizminin ömrünü uzatmaktır. Bu uzak da olsa ikinci bir olasılıktır. Ve reformist güçlerin “faşizmi yıkacağız” çılıklarıyla soyunduğu iktidar modeli budur. Ancak Türkiye ve Kürdistan koşullarında SODEP ve DYP’li bir iktidar da, reformist beklentilerin tersine İspanya ve Yunanistan’daki gibi bir burjuva demokrasisi olmayacak, 12 Eylül’ün ön günlerinde yaşanan “burjuva demokrasisi”nden çok daha güdük, çok daha şoven ve baskıcı bir diktatörlük olacaktır. Böyle bir iktidar, vadettiği bazı “reformları” da yapmak zorunda kalabilir. Fakat unutulmamalı ki, muhtemel “reformlar” ve özellikle reform vaadleri Lenin’in belirttiği gibi, “baştan halkın kaynaşmasını bastırmayı ve devrimci sınıfın eylemini durdurmayı ya da hiç değilse zayıflatmayı” amaçlayacaktır. Yine böyle bir iktidar, kitlelerden soyutlamak istediği demokrasi güçlerine karşı acımasız bir saldırıya geçmekte hiç de gecikmeyecektir. Örneklemek uygun düşerse, bu iktidar, “liberalleşme” maskesi altında özü itibarıyla Salazarist politikanın izleyicisi olan Marcelo Caetano’nun Portekiz’deki iktidarının bir benzeri olmaktan başka birşey olmayacaktır.
   Bu bakımdan “ülke” somutunda faşizme karşı savaşım perspektiflerinin doğru kavranabilmesi can alıcı bir öneme sahiptir. Ve bu, faşist devletin sınıfsal dokusu ve sömürgeci karakteri ile açık bir çatışma içinde bulunan işçi sınıfı ve Kürdistan halkının durumunu, Kürdistan ve Türkiye devrimlerinin ortak paydalarını ve tekellerin anti-demokratik ayrıcalıklarından, ekonomik baskı ve teröründen ciddi ölçülerde rahatsız olan, ıstırap çeken diğer toplum kesimlerinin sınıfsal ve siyasal yapılarını, taşıdıkları anti-faşist potansiyeli ve örgütlülük düzeylerini irdelemeyi gerektirir.
   Özlüce belirtmek gerekirse, işçi sınıfı ve Kürdistan ulusal demokratik güçleri, hatta ağırlıklı olarak Kürdsitan halkı faşizme karşı savaşta belileyici ve en direngen temel güçlerdir. Ayrıca ulusal demokratik mücadelenin anti-faşist savaşla birleşik bir dalga halinde sömürgeci-faşist devlet çarkına yöneltilmesi her iki halkın ortak çıkarlarının bir gereği ve başarının temel bir koşuludur. Ancak bu güçlerin mücadele birliği, herşeyden önce ulusal ve sosyal devrimin asgari ortak bileşenlerinin ön plana çıkarılmasını, diğer bir deyişle faşizme ve sömürgeciliğe karşı savaşın temel demokratik taleplerinin biçimlendireceği iktidar yönelimini netleştirmeyi gerektirir. Bunun yanı sıra anti-faşist ve anti-sömürgeci savaşın iktidar perspektiflerinin, Türkiye işçi sınıfının anti-faşist savaşta en yakın bağlaşığı olan Türk küçük burjuvazisinin (yoksul ve orta köylülük, gençler, aydınları, esnaf, zanaatkar, küçük işletmeci, memur ve anti-faşist subaylar) nesnel çıkarlarını koruması, faşizme ve sömürgeciliğe, emperyalizme ve tekellerin eğemenliğe karşı savaşın saflarına kazanılabilecek burjuva kesimlerin kazanılması, kazanılmayacak kesimlerin tarafsızlaştırılması doğrultusunda azami çaba harcanmasını dışlamaması gerekir.
   Bu ise, faşizme karşı savaşta Türkiye ve Kürdistan halklarının –ortak mücadeleleri halinde- gerçek demokratik iktidarı olan demokratik halk iktidarına (ki bu, proleterya diktatörlüğüne geçişin özgün bir biçimidir) giden yolda, daha geniş toplum kesimlerinin çıkalarını koruyacak, faşizmden zarar gören sınıf ve katmanların nesnel taleplerine yanıt verebilecek demokratik bir iktidar seçeneğinin hedeflenmesini gerektirir. İşte ülkelerimiz koşullarında bu demokratik seçenek demokratik halk devrimidir. Faşist çarkı dağıtacak, Kürt ulusu üzerindeki sömürgeci boyunduruğa son verecek, tekellerin ekonomi üzerindeki eğilimini kıracak ve bugün işçi, emekçilere çektirilen ekonomik bunalımın ceremesini onlara çektirecek, emperyalizmle, İMF ve NATO’yla ilişkilere son verecek ve toprak devrimini hedefleyecek demokratik halk devriminin bu ana yönelimleri, bizce, aynı zamanda Türkiye ve Kürdistan’lı devrimci-demokratik ve anti-faşist güçlerin –birleşik halk cephesinin örülmesine de temel oluşturabilecek- demokratik birlik zemini için baz alınabilir, alınmalıdır. Demokratik halk devrimi program hedefleri, faşizme karşı savaşın çeşitli everelerinde ön plana çıkabilecek şu ya da bu konu üzerinde mücadelenin yoğunlaştırılmasını, reformist güçlerle, “liberal” burjuvazinin şu ya da bu kesimiyle belli demokratik talepler etrafında geçici eylem ve işbirliklerini dışlamaz. Fakat açıktır ki bu, “acil talepler” maskesi altında burjuva kuyrukçuluğunu meşrulaştırmaya çalışan program ve anlayışları, demokratik halk devriminin ana yönelimlerini gözardı etmeyi yadsır. Zira daha önce de belirttiğimiz gibi, faşist çarkın dağıtılması, Kürdistan halkı üzerindeki sömürgeci boyunduruğa son verilmesi zaten işçi sınıfı, Kürdistan halkı ve diğer çalışanlar için acil taleplerdir.
   Finans kapitalist azınlığın yoğunlaştırdığı faşist devlet terörüne ya da olası bir “liberal”! burjuva diktatörlüğü alternatiflerine karşı demokratik halk devriminin kitlelere hedef gösterilmesine ve anti-faşist mücadelenin buna bağımlı kılınmasına, en başta reformist güçler karşı çıkacak ve şunu söyleyeceklerdir: “Sınıf örgütleri ciddi darbeler yedi. Sol güçler dağınık. İşçi sınıfının büyük bir kısmı kazanılmış değil. Küçük burjuvazi önemli öçüde şovenizmin etkisi altındadır. Bu bakımdan burjuvazinin belli kesimlerini, en azından ulusal burjuvaziyi ürkütmemek gerekir.” Bu ve benzeri incilerin altında yatan gerçeklerin herkes farkındadır artık. Amaç bujuva kuyrukçuluğunu meşrulaştırmaktır. Zira yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı –Türkiye’de- ulusal ve yurtsever nitelikte bir burjuva sınıfı yoktur. Kaldı ki, bir an için böyle bir snıfın var olduğunu kabul etsek bile, demokratik halk devrimi program hedefleri onun nesnel çıkarlarıyla çelişmiyor. İşçi sınıfının önemli ölçüde örgütsüz, solun dağınık ve önemli bir toplumsal kesimi oluşturan küçük burjuvazinin belirli ölçüde şovenizmın etkisinde bulunması ise, doğrudur. Ancak genel devrimci anti-faşist, anti-sömürgeci hareketin bu ve benzeri zaafları, faşizme, sömürgeciliğe, emperyalizme ve tekellerin egemenliğine karşı gelişen mücadelenin bujuvazinin icazetli muhalefetine peşkeş çekilmesine gerekçe yapılamaz. Tam tersine bu durum, işçi sınıfının, Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketinin önüne, savaşarak sömürgeci-faşist çarkı dağıtabilecek örgütlerin yaratılması görevini koyar. Ve ancak bu tarihsel görevlerin üstesinden gelinebildiği ölçüde küçük burjuvazinn şovenizmin etkisinden kurtarılması, kazanılması sağlanabilir. Aksi taktirde burjuva tabuların etkisi ve tırmandırılan şovenizmin ikili “sınıf” karakterine sahip olan küçük burjuvazinin söz konusu kesimi karşı devrim güçlerinin yedek gücü olmaya devam edecektir.
   Faşizme karşı savaşta diğer sekter bir yaklaşım da, demokratik halk iktidarının alternatif hedef olarak gösterilmesidir. Demokratik halk iktidarının Türkiye ve Kürdistan devrimlerinin ortak iktidar hedefi olması gerektiği doğrudur. Ancak faşizme ve sömürgeciliğe karşı savaşta böyle bir iktidar hedefiyle ortaya çıkmak daha işin başındayken kazanılabilecek bazı güçleri (örneğin çıkarları kapitalizmle çelişmeyen burjuva ve küçük burjuva bazı kesimleri) karşıya almak demektir. Zira demokratik halk iktidarı, devrimci-demokratik muhtevalı demokratik halk devriminin tersine anti-kapitalist bir öze sahiptir. Ve onun bu özelliği derinleşerek sosyalist devrimle tamamlanır. Oysa demokratik halk devrimi, ağırlıklı olarak anti-tekelci bir öze sahiptir. Onun anti-kapitalist yönelimleri iktidarın sınıf güçleri arasındaki dengeye bağlı olarak tedrici olarak gelişebilir ya da törpülenir. Elbette ki böyle bir süreçte devrimci güçlerin görevi, devrimin kesintisiz olarak sürdürülmesi olacaktır.

 

İşçi Sınıfının Savaşçı Birliği, Değişik Türden Birliklerin Geliştirilmesinde Katalizatör İşlevi Görebilir.
 
Bugüne dek güç birlikleri, cepheler biçiminde kamuoyuna yansıyan demokratik birlik “adım”larının başarısızlıkla sonuçlanmasında, bu değerlendirmemizin bütünlüğü içinde belirlenen nedenlerin yanısıa işçi sınıfı siyasal hareketinin bölünmüş olmasının da payı büyüktür. Bu hem Kürdistan’da ulusal demokratik güçlerin, hem de ulusal ve sosyal mücadelenin ortak nirengi noktalarının ön plana çıkarılarak düşmana öldürücü darbenin vurulmasında önemli olumsuz bir etkendir. Faşızme ve sömürgeciliğe karşı yürütülen savaşın küçümsenmemesi gereken bir zaafıdır. Bazıları kendilerini işçi sınıfı hareketinin “biricik” temsilcisi ilan etseler de, Kürdistan ve Türkiye gerçeğinde işçi sınıfının siyasal hareketi bölünmüştür. Faşizm karşısında önemli bir sınavdan geçen Kürdistanlı ve Türkiye’li “sınıf” örgütlerinin ezici bir çoğunluğunun açığa çıkan ideolojik, politik ve örgütsel kofluğu, örgüt ve mücadele biçimlerinin hatayın canlı pratiğince büyük ölçüde mahkum edilmesi, bu gerçeği tartışmasız biçimde doğruluyor. Dolayısıyla işçi sınıfı hareketinin siyasal birliği sorunu, çözüm bekleyen bir görev olarak Akendisini dayatıyor.
   Ancak tarihsel gerçeklikten hareketle siyasal birlik sorununu, güçbirlikleri ve cephelerin önüne koymanın nesnel koşulları yoktur. Tek örgütlerin iç hesaplaşması biçiminde kendisini dışa vuran ayrışmalar hala yer yer devam ediyor. Önümüzdeki dönemde bu ayrışmalar, ağrılıklı olarak örgütler arası mücadelede sağ ve “sol” oportünizme karşı yeni saflaşmalara yerini bırakacaktır. Bu hesaplaşma süreci, aynı zamanda devrimci örgütleri de birbirine yakınlaştıracaktır. Bu durum siyasal birlik sürecini olumlu yönde etkilese bile, bir başına yeterli değildir. Çünkü siyasal birlik, çıkarcı fırsatçı amaçlar üzerinde ikame edilemez, örgütlerin aritmetik toplamına eşitlenemez. Tersine, öncelikle devrimci örgütler arası ayrılıkların nedenlerini geçmişn dopru bir değerlendirmesi için de gereklidir. Ve siyasal birliğin önemli bir koşuludur.
   Diğer yandan siyasal birlik, herşeyden önce ideolojik bir birliktir. İdeolojik birlik, asgari koşullarda temel teorik tezlerin, örgüt ve mücadele anlayışlarının tartışılmasını, karşılıklı görüş alışverişinin özümsenmesini, örgütlerin birbirlerinin gelişkin yönlerinden yararlanmalaını, ayrılıkların giderilmesinde işçi sınıfı bilimi ve onun evrensel değeri olan deneyimlerinden yaatıcı bir şekilde yararlanmayı öngören bir süreci kapsar. Açıktır ki, böyle bir süreci başlatmanın temel prensipleri üzerinde anlaşan örgütlerin, birlik sürecinde görülen programatik yakınlaşmalara paralel olarak pragik siyasal eylemin ortaklaşa yürütülmesine, onun örgütlendirilmesine de katılmaları, taban örgütlerini buna hazırlamaları gerekiyor.
   Bu bakımdan siyasal birlik, tüm yakıcılığına rağmen bugünden yarına ya da kısa bir sürede üstesinden gelinebilecek bir sorun değildir. Dolayısıyla bir bütün olarak devrimci hareket, bir yandan faşizme ve sömürgeciliğe karşı savşım süreci içinde işçi sınıfının -ülke esası temelinde- siyasal birliğini sağlamak; diğer yandan güçbirliği ve cephe sorununu, bu itici silathan (işçi sınıfının siyasal birliğinden) yoksun olmanın yarattığı zaafları da gögüslüyerek çözümlemek zorundadır. Bizce doğru olan, anti-faşist ve ant-sömürgeci güçlerinin geniş eylem birliklerinin ve giderek cephelerin ön plana çıkarılması, siyasal birlik çalışmalarının buna uyumlu kılınmasıdır. Zira işçi sınıfının savaşçı birliğinin bugün için sağlanamayışından kaynaklanan zaaflar, “birlik” sürecini köstekleyen sakat ve yanlış anlayışların devrimci kararlılık, özveri ve esneklikle aşımaması için bir neden yoktur.
   Kürdistan işçi sınıfı ve yoksul köylülüğünün savaşkan öncü müfrezisini yeni bir zeminde yaratmayı önüne hedef olarak koyan ve bu hedefe doğru kararlı adımlarla ilerliyen PSKT-Roja Welat, bu konuda ikiyönlü bir görevle karşı karşıyadır: 1- PSKT’nin leninist birliğini sağlamak... Ki PSKT-Roja Welat, bu yolda önemli bir mesafe katetmiştir. TKSP’nin geçirmekte olduğu deprasyonlar, girdiği ikeolojik-politik bataklık bir başına bunu gösterir yeterliktedir. Ancak görev henüz bitmemiştir. 2- PSKT-Roja Welat, Kürdistan’da kendisi dışında da, bazı zaaf ve eksikliklerine rağmen işçi sınıfı ideolojisine ve ülkemiz özgülüne yugun mücadele anlayışına yatkın örgüt ve grup eğilimi gösteren yaplanmaların bulunduğu kanısındadır. Ve PSKT-Roja Welat olarak, söz konusu yapılanmalarla ideolojik birlik sürecini başlatmak için aşağıdaki konular üzerinde asgari görüş birliğine varmayı zorunlu görüyoruz:
   - Geçmişin doğru bir değerlendirmesinin zorunluluğunu benimsemek.
   - Örgütlerarası hesaplaşma sürecinde (Böyle bir süreçten söz etmemiz ilk anda kulağa hoş gelmese bile, bir gerçektir. Örgütlerarası arenada akıl almaz ayak oyunlarına sahne olan bir “mücadele” söz konusudur.) oportünizme ve tasfiyeciliğe karşı devrimci tavrın geliştirilmesi prensibinde anlaşmak.
   - Grup eğilimini gösteren yapılanmaların kendi konumlarını dürüsçe değerlendirmeleri; kendilerini örgüt olarak görenlerin, örgüt olmanın asgari ölçütlerine sahip olup olmadıklarının tespiti.
   - Siyasal birlik çalışmalarının, en geniş anti-faşist ve anti-sömürgeci dekokratik birliklerin önüne engel olarak konulmaması, onlara zarar vermemesine özen gösterilmesi.
   - İdeolojik birlik sürecinin kadrolara ve kitleler açık tutulmasının prensiğ olarak benimsenmesi...

 

Güç Birlikleri ve Cepheler Sağ Oportünizme ve Sekterliğe Karşı Mücadele İçinde Oluşacaktır.
 
“Birlik” yolunda atılan “adım”ların başlangıç ve sonuç itibarıyla yaşattığı deneyimler, Kürdistan ve Türkiye halklarının faşizme ve sömürgeciliğe karşı savaşta en geniş güçlerin birliğinden yana olmalarının bir başına birlik sürecine ivme kazandırmaya yeterli olmadığını gösterdi. Hatta söz konusu “birlik”ler, halk güçlerinin yakıcı istemlerine rağmen bu süreci olumsuz yönde etkiledi, onun karşısına engeller dikti. Bu gerçeği, bu değerlendirmemizde değişik yönleriyle tartıştık. Asıl sorun, yaşanan deneyimlerin kapsamlı bir irdelemesini içeren bu tartışmamızdan çıkardığımız sonuçlarla tıkanan birlik sürecine yeni perspektifler getirmektir.
   Konuya bu açıdan bakıldığında, güç birliği ve cephe sorununda başarının birinci koşulu, demokratik birlik zemininin Kürdistan ve Türkiye devrimlerinin asgari müştereklerine uyarlanmasıdır. Bu, hem sömüren ve sömürülen ülke devrimlerinin izleyebileceği farklı seyirlerden kaynaklanan bir zorunluluk, hem de faşizme ve sömürgeciliğe karşı şu ya da bu biçimde savaşan heterojen güçlerin asgari demokratik hedeflerde birleştirilmelerinin bir gereğidir. İşte anti-faşist ve anti-sömürgeci cephelerin bileşkesi niteliğinde olan birleşik halk cephesinin gerekliliği de bu ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Bu nedenle, Kürdistan ulusal demokratik güçlerinin Türkiye anti-faşist güçlerine önerebileceği demokratik birlik zemininin, birleşik halk cephesinin inşasında da baz alınması gerektiği kanısındayız.
   Ancak faşizme ve sömürgeciliğe karşı savaşta demokratik birlik zemininin doğru tespiti de kalıcı güç birlikleri ve cephe sorununun kotarılması için yalnızca yeterli değildir. Her şeyden önce “birlik” yolunda atılacak adımların temel mücadele alanına yönelik olması, Avrpa metropollerinden yakılan ağıtları aşması gerekir. İkincisi; “birlik” adına yola çıkan ve fakat en geniş anti-faşist ve anti-sömürgeci birliklere karşı işleyen sağ oportünist, reformist eğilimlerin mahkum edilmesi, meşru olmayan tasfiyeci ve kof blokların birlik sürecini tıkayan birer engel olmaktan çıkarılması; diğer taraftan değişik sınıf ve tabakaları faşizme ve sömürgeciliğe kaşrı mücadelelerini küçümseyen, hatta bazen kendilerini cephe yerine koyan sekterliklerin törpülenmesi gerekir.
   Fakat birlik sürecinin dayattığı bu temel görevlerin üstesinden gelinmesi sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. Tersine, faşizme ve sömürgeciliğe karşı yürütülen savaşın yanı sıra reformizmle, tasfiyecilikle ve sekterizmle cebelleşerek birlik sürecine ivme kazandırabilir, yaratılan engeller ilkeli, kararlı ve esnek bir poltikayla bertaraf edilerek en geniş anti-faşist, anti sömürgeci birliklerin yolu açılabilir... Bu bakımdan görev, demokratik birlik zeminini ve böyle bir zeminde işbirliği olanakları bulunan, bu zemine kazanılabilen en geniş kesimlerin güç ve cephe birliğine karşı işleyen tasfiyeci, bölücü pazarlıkçı, dar grupçu ve sekter anlayışları hedefleyen mücadelenin ilkelerini bilince çıkarmak, bunları istikrarlı pratik adımlarla geliştirmektir. Sorunu daha da somutlaştırırsak:
   - Yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı faşist-sömürgeci çarkın dağılması, onun yerine demokrasi güçlerinin iktidarının kurulması, ülkelerimiz somutunda demokratik halk devrimi sorunudur. Bu, bir yandan en geniş anti-faşist ve anti-sömürgeci güçlerin nesnel istemlerinin ortak paydalarıyla çakışabilen demokratik birlik zemininin eksenini oluşturacak, diğer yandan da Kürdistan ve Türkiye devrimlerinin gereksinimlerinden doğan ayrı cephelerin oluşmasına engel değildir. Ve olmamalıdır.
   - Faşizmin ve sömürgecilğin ağır ekonomik-siyasal terörü altında yaşanan 4 yıllık zaman süreci içinde ortaya çıkan “birlikler” (güçbirlikleri, cepheler), değerlendirmemizin bütünlüğü içinde bildiğimiz nedenlerden dolayı demokratik zemininde ortaya çıkmamış ve toparlayıcı olmamıştır. Genellikle Avrupa’ya özgü kof bloklar olmaktan öteye gidemeyen söz konusu “birlikler”, son tahlilde kitlelerin birlik eğilimini istismara çanak tutmuş ya da ona hizmet etmiştir. Bu bakımdan en geniş anti-faşıst ve anti-sömürgeci birliklerin kotarılması, bu odaklara ve bunlara ebelik eden anlayışlara karşı ilkeli, kararlı ve fakat duygusallığa yer vermeyen bir mücadeleyi gerektiriyor.
   - En geniş anti-faşist ve anti-sömürgeci birlikler için mücadele, örgüt içi ve giderek örgütlerarası bir nitelik kazanan hesaplaşma zemininde sürüyor. Ve yaşanan deneyimler, birlik platformlarının, örgüt içi ve örgütlerarası hesaplaşmalar karşısında acımasız biçimde bir baskı unsuru olarak kullanmak istendiğini gösteriyor. Oysa söz konusu platformları, sol güçler yelpazesinde görülen sınıfsal ve siyasal ayrışmalara alet etmek sorumsuzluğun en büyüğüdür. Faşizme ve sömürgeciliğe karşı savaşta en geniş güçlerin birliği politikasının bağlayıcı ve belirleyici yönü, güç birlikleri ve cephe sorununu hedefleyen birlik platformunun ilkeleridir. Bu ilkeleri benimseyen ya da benimsemesi olanaklı olan her örgüte söz konusu birlik zemini ya da platform açık tutulmalıdır. Artı, platformun ana yönelimlerinden ödün verilmeden kazanılması gereken güçlerin kazanılması için esnek bir çaba harcanmalıdır. Eğer böylesi zeminlerde örgüt olmanın asgari kriterlerinin tespiti gerekirse, bizce bunlar, demokratik birlik zemininde geliştirilecek savaşımın hedeflerini benimsemek, merkezi bir yapıya sahip olmak ve sürekli bir politika üretebilmektir. Zira böylesi platformlarda siyasal tercihlere yer yoktur. Siyasal tercihleriyle demokratik birlik zeminini ve eylem platformlarını tekelleri altına almak isteyen tasfiyeci eğilimlerle mücadele ise, en geniş güçlerin birliği için sürdürülen çabaların bir gereğidir.
   - Enver Hoca’cı diye anılan bazı örgütler anti-sovyetik bir şartlanma içinde bulunmalarına rağmen faşizmle uzlaşmıyor, tersine ona karşı mücadele ediyorlar. Küçümsenmemesi gereken anti-faşist bir potansiyeli oluşturuyorlar. Ama diğer taraftan da, yanlışlığı tartışma götürmeyen emperyalizm ve faşizm “teori”leriyle anti-faşist ve anti-sömürgeci güçlerin mücadelelerine belirli ölçülerde de olsa zarar veriyor, hedef karartıyorlar. Bu güçlerle ideolojik mücadele kaçınılmazdır. Ancak bu gerçeklik, onların anti-faşist mücadele saflarına çekimeleri doğrultusunda enerjik bir çabanın harcanmasını yadsımamalıdır. Elbette ki bu yapılırken, demokratik birlik zeminini biçimlendiren ilkelerin saptırılmasına izin verilmemelidir.
   Bizce bu ilkesel çerçeve, Kürdistan ve Türkiye halklarının faşizme, sömürgeciliğe, emperyalizme ve tekellerin egemenliğine karşı ortak mücadelelerinde en geniş güçlerin demokratik bir zemini ya da platformu için baz alınabilir, alınmalıdır. Açıktır ki bu, güç birliği ve cephe programı değil, sadece birlik süreci önünde bulunan engellerin aşılması ve en geniş demokratik birliklerin maddi zemininin bilince çıkarılmasını içeren bir perspektiftir; ayrıca gerçekliği tartışılabilir.

(*) Bu yazılar ilk kez Temmuz 1984 ila Nisan 1985 tarihleri arasında Roja Welat gazetesinin 19-26 sayılarında, daha sonra da Zeki Adsız, Devrimci Süreç Birlikler Sorunu Faşizme ve Sömürgeciliğe karşı mücadele Perspektifleri (Heviya Gel Yayınları, 1991, Almanya) adlı kitapta ( ss. 5-51) yayınlanmıştır.

© www.zekiadsiz.com

 
   
 

 

 

   
RESIMLER HAYATI ANISINA ESERLERI MESAJ